İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

reftar

TikTok portakalda vitaminken…

“Onu Allah bilir, ta ki İbrahim Tatlıses’in kanı akana kadar. Onun ölüp ölmeyeceğini Allah bilir. Sebepsiz yere iki adamı vurdurdu. Husumet varsa Hasan Bora’yı vur, ne diye masum insanları vurduruyorsun? Sonra televizyonda çıkıyor benim yeğenlerim var falan, herkesin kendine göre çevresi var. Ben arkadaşlara sordum neden vurmadınız diye. Onlar da ‘Abi yanında bayan vardı vurmadık o nedenle sadece uyarı amaçlı ateş açtık’ dediler.” Adanalı suç örgütü lideri Abdullah Uçmak, 23 Ocak 1998 tarihli Arena programında “Saldırılar daha ne kadar devam edecek” sorusunu böyle cevaplamıştı. İbrahim Tatlıses’in şarkıcılığından çok vukuatlarıyla gündeme geldiği günlerdi; birilerini vurduruyor, birileri onu vuruyor, kadın dövüyor, tehdit ediyor ve tehdit alıyordu sürekli. Olan biten her şeyi televizyondan izliyorduk şaşkın gözlerle, gözlerimiz ekrandayken mandalina soymaya da devam ediyorduk. Kan davası nedir, barış yemeği nedir evimizin salonundan çıkmadan öğreniyorduk. *  *  * Sosyal medyanın manevi değerleri tükettiği, eğlence anlayışının pespayeleştiği, insanların giderek kabalaştığı konuşuluyor sık sık. Özellikle TikTok ve…

Bize buğz eden kim varsa

Kıvılcımı ABD gettolarında çakan oyunbaz yangın rap, Türkiye’ye girer girmez arabeskle kucaklaştı. Konfeksiyon işçileri, börekçi çırakları, berber kalfaları, internet kafe müdavimleri ve “altta kalan” diğerleri iştahla sarıldı bu yeni icada. Çünkü basit bir bas-tiz ritmi rap yapmaya yeter, üstüne Gencebay’dan, Müslüm Gürses’ten parça attın mı bitti gitti, gerisi takılmadan hızlı konuşmaya bakar. Bakırköy ve Kadıköy sokaklarını siyahi rapçileri taklit ederek arşınlayan bol pantolonlu, şapkasını yan çevirmiş gençler de rap müziği arabeskin kollarından çekip almak için büyük bir kavgaya girişti aynı yıllarda. Bu iki damar kâh birbirinden etkilenerek kâh nefret ederek ama durmadan da gelişerek bugünlere geldi ki bir sabah uyandıklarında “mekâna” yıllarca yerden yere vurdukları “kolejli çocuğun” girdiğini gördüler. Norm Ender’in gündemden düşmeyen şarkısı Mekânın Sahibi işte bu hikâyenin özetidir. Rap kültürünü bilenler için aman aman bir diss (taşlama, âleme maskara etme, ağız burun dalma) değil ama “yeni nesil rap” adı altındaki yapaylıklara bu kadar dikkat çekebilen başka bir şarkı…

Adalet Bakanının adını unutmak

1980 doğumluyum, 1982’den beri İstanbul’da yaşıyorum. Siyasetle ilgili en eski hatıram Fahri Korutürk’ün ölümü. Ümraniye İnkılap Mahallesindeki gecekondudan bozma ilkokulumuzun önündeki bayrak yarıya indirilmişti; nedenini sorduğumda eski Cumhurbaşkanının öldüğünü söylemişlerdi. O tarihten sonra istesem de istemesem de siyaset hep hayatımın merkezinde oldu. Özal yılları, koalisyonlar, terörün yükselişi, Refah Partisi devrimi, ölümcül ekonomik krizler, 28 Şubat, Irak’ın ikinci işgali, sayısız faili meçhul cinayet, AK Parti’nin kuruluşu, Ergenekon Davası, Çözüm Süreci, Suriye Savaşı, 15 Temmuz… Sadece ana başlıkları yazmanın bile ciddi mesai gerektirtiği baş döndürücü bir gündemimiz oldu hep. Bu fırtınanın içinde ben de kâh oraya kâh buraya vurup durdum, bir ona bir öbürüne isyan ettim, bazı yanlışlarım doğrularıma bazı doğrularım yanlışlarıma dönüştü, çıkmaz denen gollerin çıktığını atılmaz denilenlerin atıldığını gördüm, bir rüzgârın her şeyi değiştirebileceğini öğrendim. Şimdi, bugünkü halimle geriye baktığımda şunu soruyorum kendime: O kadar şey gördün, yaşadın; faturanı ödeyemediğin, cebinde sigara parası bile olmadığı, her tarafta bombaların patladığı, kız…

Bizi Suriyeliler mi mahvetti?

İnsan tuhaf bir varlık. Zalimliği, bölücülüğü, vicdansızlığı genellikle kötülere ve sahip oldukları baştan çıkarıcı imkânlara bağlarız ama yeri geldiğinde kendi küçük dünyamızda bile hiç düşünmeden acımasızlığın kitabını yazarız. Suriye’deki çok uluslu savaşın mağdurları kitleler halinde ülkemize sığınmaya başladığından beri, acımasızlığın “butik” yüzlerine aşinayız. Son örneklerinden birini yerel seçimlerin hemen sonrasında gördük: CHP’den Bolu Belediye Başkanı seçilen Tanju Özcan, Kuran-ı Kerim öperek başladığı vazifesinin daha ilk gününde, şehirde yaşayan az sayıdaki Suriyeli mülteciye savaş açtı. Yeni başkanın söylemlerine göre karşımızda şöyle bir tablo vardı: Suriyeliler kâh o kurumdan kâh bu kurumdan öbek öbek para alıyor, yaşadıkları şehre hiçbir fayda sağlamıyor ve oturdukları yerden “Nasıl da enayi Türklerin parasını yiyoruz” diye Erol Taş kahkahaları atıyorlar! Seçimlerin ardından “Suriyeliler defolsun” sesleri daha gür ve yaygın çıkmaya başladı. Hemen her gün, çoğu asparagas bir “mülteci ahlaksızlığı” haberi düşüyor önümüze. İktidar, bir kısmı gerçek sıkıntılara dayanan bir kısmı ise düpedüz ırkçılık olan bu yaklaşımların tetiklediği…

Benim yalanım işini bilir

Medyayı takip edenler konuyu az çok biliyordur ama özet geçeyim: Geçtiğimiz hafta bir kısım basında, ilahiyatçı Prof. İbrahim Emiroğlu’nun toplumun bir kesimini “yobazca” aşağıladığına dair haberler yayınlandı. Önüme ilk düştüğünde, sadece laiklikle ilgili sözleri gördüğüm için “Arkadaş nedir yani, her şey için ifade özgürlüğü var da bunun için yok mu” demiştim. Hoca’ya atfedilen sözler çok daha ağırmış meğerse. Bundan dolayı on binlerce kişi sosyal medyada “Zaten bu yobazlardan başka ne beklenir” çerçevesinde sayıp sövdü. Sonrasında, Emiroğlu’nun aslında o sözleri hiç söylemediğini, haber kaynağının da “dıdısının dıdısının dıdısı” olduğunu öğrendik. Ne var ki Hoca daha ilk günden üniversitedeki görevinden uzaklaştırılmış, sayısız saldırı ve çirkin ithamın hedefi olmuştu. İsminin başında “ilahiyatçı” yazıyordu ne de olsa. Bunu söylemek çok acı ama buraya kadar her şey “normal”. Alıştık bunlara. Asıl sıkıntı hakikat ortaya çıktıktan sonra oynanan akıl almaz tiyatroda. Önce Ahmet Hakan’ın Hürriyet’te, ardından Yıldıray Oğur’un Karar’da ve son olarak Yeni Şafak’tan Ersin Çelik’in…

Bir Türkiye Belgeseli: Master Chef

Birbirine bağıran iki rakip takım. Kendi takımına bağıran şefler, kendi şeflerine bağıran takım üyeleri. Ekip içi bağrışmalar. Hem takımlara hem de onların şeflerine bağıran üç kişilik jüri. Ağlayan takım üyeleri, deliren şefler ve çıldıran jüri. Tek amacın yemek yapmak olduğu bu bağırış ve çıldırış konçertosunun adı “Master Chef Türkiye”. Televizyonda ilk kez denk geldiğimde, ileri derecede akıl hastalığı bulunan bir grup insanı kışkırtarak dövüştürüyorlar sandım. Öyle değilmiş. Jüridekiler alanlarında ünlü şeflermiş. Yarışmacılar da gayet işi gücü olan, eğitimli, kimi dünyayı gezmiş kimi dil bilen, kimi halkın içinden kimi ucundan burjuva insanlarmış. Bilindik reyting oyunlarının taze örneği olan bu yarışmaya bir daha bakmadım. Fakat sosyal medyayla haşır neşir olan herkesin önüne düştüğü gibi benim de önüme yarışmadan kesitler düşüyordu. En son, adına bakmaya bile zahmet etmek istemediğim kel şefin delirme anlarını gördüm. Delirmeyi mecaz olarak kullanmıyorum, adam gerçekten delirdi. “Muhafızlarım nerde! Ben kralım!” diye bağırıp durduktan sonra stüdyodan attılar. Yarışmanın tamamı…

Biz, birbirinden habersiz büyük bir cemaatiz

Kendisiyle röportaj yapmak için Walter Benjamin’in Paris’teki evine giden bir muhabir, çalışma odasında yeni alınmış birkaç koli kitap görür ve biraz da alaycı bir şekilde “Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz?” diye sorar. Benjamin, muhabire şöyle cevap verir: “Kitaplar yalnız okumak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak için vardır”. Benjamin’in bu harikulade “bahanesini” görür görmez dört elle sarılmıştım ama yakın çevrem bu numarayı yutmadı. Kitap satın alma hızımın okuma hızımdan en az iki kat fazla oluşunu gizleyecek takatim de kalmamıştı zaten. İşin kötüsü, bu iradesizliğimden ötürü kendime kızıyordum. Fakat sonraları, insanlarla tanıştıkça, ilişkilerim çoğaldıkça gördüm ki kitaplarla arasında aşka benzer bir bağ olan herkesin üç aşağı beş yukarı benzer “manyaklıkları” vardı. Ve kitap satın almak bunların en sıradanlarından biriydi. İlk gençlik yıllarımda, öznesi olduğum bir deyim türemişti etrafımda: “Turgay’dan kitap almaktan bile zor”. Bu konuda Nemrut gibiydim evet; en yakın arkadaşım bile olsa, önce “neden benden kitap istiyor”…

Bir uyanış öyküsü: Sakalımı neden kestim?

Sekiz yaşındaydım. Aşırı muhafazakâr babam, Cuma namazlarına gitmediğim için beni dövüyordu. Daha dünyayı doğru düzgün tanımazken zorla camiye gönderilmek, dine bakışımı sorgulamama sebep oldu. Fakat hem babamın hem çevremin yoğun baskısı yüzünden (henüz bir çocuk olduğumu da unutmayın) içimdeki fırtınaları kimseyle paylaşamıyordum. Bir gün, Cuma namazına gidiyormuş gibi yapıp atari salonuna gittim. Tanrı, peygamber, melek, şeytan, cennet ve cehennem gibi kavramlar kafamda cirit atarken uzun uzun Street Fighter oynadım. Genellikle Honda’yı alırdım oyunda; o gün de şişko beni mutlu etmiş, tüm rakiplerimi yenmiştim. Akşama doğru eve döndüğümde babamı burnundan solur vaziyette buldum. Kulağımdan tuttuğu gibi “Kafir mi olacaksın lan eşşoğlueşşek!” diye bağırdı. Ne olduğunu sordum, camcı Sedat abinin beni Cuma vakti dışarıda gördüğünü söyledi. Ben de buna cevaben şöyle dedim: “Babacığım, eğer Sedat abi beni dışarıda görmüşse o da Cuma namazı kılmıyor demektir. İnancımıza göre böyle bir adamın şahitliği kabul edilmez.” Fakat babam bu zekice savunmamdan etkilenmedi ve tam iki…

İyi yazmak üzerine birkaç not

Yazı dünyasına uzak olduğum yıllarda bile zihnime takılıp duran bir konuydu “iyi” yazmak. Kendi adıma değil, yazar olduğunu iddia edenler adına. Bu takıntı hâli, Türkçenin temel kurallarından yoksun, özensiz, sallapati metinlerin etkisiyle zaman içinde birlikte giderek derinleşti. Zamanla kendimi bu işe o kadar adadım ki dükkân tabelalarından Facebook iletilerine, köşe yazılarından reklâm sms’lerine kadar hemen her şeyi zihnimde otomatikman düzeltmeye başladım. Bu da bir süre sonra canımı sıktı; çünkü sorun baş edemeyeceğim kadar büyüktü. Bu yüzden ben de yalnızca yazar sıfatı taşıyanlara ya da bir şekilde yazıyla mesaisi olanlara yoğunlaşmaya başladım. Öncelikle şunu söyleyeyim, çok severek okuduklarımız da dâhil olmak üzere piyasadaki birçok köşe yazarı, gazeteci, metin/reklâm yazarı ve senaristin kaleminden çıkan işler teknik olarak oldukça sorunlu. Bu yazıda, okuru zaman zaman isyanın eşiğine getiren hatalardan en sık karşılaştıklarımı aktaracağım. Basitlik Henüz yolun başında olan, düşüncelerine güvenmeyen yazarların bilaistisna ortak hatası şu: Cümleleri uzatınca, zincirleme sıfat tamlamalarına, zarflara, akademik terminolojiye…

Ne çaydan geçerim ne artistlikten!

Bir soru: Bindiğimiz arabayı yalnızca bir yerden bir yere ulaşmak için mi, yoksa “kente egemen olmak” için mi satın alırız? Bir soru daha: Sosyal medyada “Nutella’sız bir hayat mı? Aman tanrım! Dalga geçmeyin benimle!” yazan genç, neden parasını ödeyerek satın aldığı bir ürünü herkesten çok yüceltmek için bir delice yarışır? Kapitalizmin insanlığın sırtına yüklediği ve muhtemelen asırlar boyunca daha yükleyeceği dertleri az çok biliyoruz. Bu düzenin yarattığı “reklamcılık” silahıyla yönlendirilen zihinlerimizin arınması da kısa vadede bir hayal gibi görünüyor. Ama insan yine de konuşmadan, hiç değilse şikâyet ederek bile bu düzene bir itiraz getirmeden duramıyor. Denklem basit: Kapitalizm tüketime muhtaçtır, tüketim müşteri eliyle gerçekleşir, haliyle herkes potansiyel bir tüketici olmalıdır. Peki, bir insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereken şeyler kapital düzeni ayakta tutacak tüketim döngüsünü sağlayabilir mi? Asla… O halde insan daima daha fazla ihtiyaç duymalıdır. Toplumun yaşam standartları yukarı çekilmeli ve oltadaki havucu kovalayan eşek misali kovaladığı şeyi yakalamasına…