Reftar

Yayın Yasağı, Ceset Dikizlemek ve Türklerin Acıları

ABD toplumuna tarihlerinin en büyük travmasını yaşatan 11 Eylül saldırılarıyla ilgili sayısız iddia atıldı ortaya. O saldırıların hiç yaşanmadığından, görüntülerin tamamen uydurma olduğundan tutun, ABD hükümetinin saldırıyı önceden bildiğine, hatta bu korkunç eylemi emperyalist politikalarına hizmet etmesi amacıyla bizzat hükümetin organize ettiğine dair komplo teorileri yıllarca tartışıldı.

Kimisi aklın sınırlarını zorlayan bu teorilerin neredeyse bir sektöre dönüşmesinin temel sebeplerinden biri, saldırı esnasına ve sonrasına dair fotoğrafların/görüntülerin yok denecek kadar az olması, mevcutların da olayın boyutlarını hemen hiç yansıtmamasıydı.

Hâlbuki ABD, “sayısız düşmanı olan bir süper güç” olarak, bu gibi olaylarda neyin yayınlanıp neyin yayınlanmayacağını toplumsal mekanizmalarıyla çözen bir ülkedir. Bir yerde bir ABD askeri öldürülmüşse, bunun fotoğrafının yayınlanmaması gerektiğine bizzat gazeteciler, televizyoncular, editörler karar verir ve buna genel olarak uyulur. Karar da çok büyük ihtimalle görüntü yayınlamamaktır. Çünkü vatansever bir Amerikalı, haklı ya da haksız oluşu fark etmeksizin, “düşmanları” karşısında aciz görünmek istemez.

İsrail de benzer bir tavır içindedir. Modern zamanların en kanlı katliamlarına gözünü kırpmadan imza atan bu zalim devletin gazetelerinde bir tane dahi yaralı İsrail askeri fotoğrafı göremezsiniz. Mavi Marmara baskınını gerçekleştirdiklerinde ödleri uluslararası hukuktan, şundan bundan değil; gemideki gönüllülerin sopayla, sapanla esir aldıkları askerin korku dolu yüzünün dünya basına yansıma ihtimalinden kopmuştu.

Dünyanın diğer lider yahut liderlik iddiası taşıyan ülkelerinde de durum farklı değil. Ne kadar rahatsız edici olursa olsun, bir Afrikalının, bir Filistinlinin, bir Türkistanlının başına gelen felaketi rahatlıkla izler, izletirler. Ancak kendi başlarına üzücü bir iş geldiğinde en kalın, en koyu renkli perdeleri çeker, dünyanın geri kalanının o sahnelere şahit olmasını istemezler. Son Paris saldırısını hatırlayın; tüm Fransa’yı dehşete düşüren bu dramdan tek bir kanlı kare düştü mü önünüze? Youtube’a düşen (ve daha sonra kaldırılan) birkaç amatör video haricinde gazete, televizyon ya da ajans eliyle dağıtılmış bir tane “korkutucu” görüntü gördünüz mü?

Her ne kadar örnek gösterdiğim ülkeler hakkında sert ve nahoş düşüncelere sahip olsam da bu davranışlarının normal, hatta “gerekli” olduğuna inanıyorum. Neden derseniz, belki kaba bir ifade olacak ama “ceset dikizlemek” modern zamanların en sinsi alışkanlıklarından biri. Acı çeken bedenlere karşı iştahlı bir merak duymak yüzyıllar boyunca yalnız Hıristiyan dünyasına ait bir davranıştı. Kilise egemenliğinin en katı çağlarındaki tasvir ve resimlerin büyük bölümünde cehennem, işkence, ölüm konu edildi; insanlar başkalarının acılarını gözetlemek konusunda tatmin bulmaz arzularla doluydu. Kim bilir, belki de bu sayede kendilerini güvende hissediyorlar, korkularını bir biçimde dışsallaştırdıkları için geceleri rahat uyuyorlardı.

Hıristiyan Batı’nın bu tavrına karşın, “kol kırılır yen içinde kalır” inancı Türklerin liderliğindeki İslam medeniyetinin yazılı olmayan kadim kanunu hükmündeydi. Yaşadığı yıkım, mağlubiyet ya da felaket ne boyutta olursa olsun, bunu sürekli olarak hatırda tutmak, ilan etmek, anmak gibi bir alışkanlığımız yoktu. Bu yüzdendir ki Osmanlı’nın dağılma devrinde yaşanan nice insanlık dramının boyutları (93 Harbi, Sarıkamış, Balkanlar vs.) uzun zaman gözlerden uzak kaldı. (İran’ın, dünyanın en köklü medeniyetlerinden biri olmasına karşın hiçbir zaman İslam dünyasının lideri olamayışı biraz da bununla ilgili bence. Tüm güçlerine ve kibirlerine karşın, kültürel kodlarının en derinine nüfuz etmiş yas/ağıt/gözyaşı kültürü yüzünden asla “karizma” sahibi olamadılar; Kadir İnanır’ın yanında İlyas Salman kaldılar.)

Bilgiye ulaşma yollarındaki hızlı ve köklü değişimler Batı’dan gelince, ona verilen tepkilerin de Batılılaşması kaçınılmazdı. İnsanlar kim kimin kayınıyla bir olup eniştesini bıçaklamış, gizli sevgilisinin kanına girip kocasını öldürten kadın kimmiş daha çok merak etmeye, ölümleri ve ölü bedenleri daha çok kurcalamaya başladılar. 80’lerden itibaren ana akım gazetelerin “şehvet uyandırma işlevli” sayfalarını çıplak kadından çok ölü insanlar süslemeye başladı. Elbette birçok Batılılaşma girişimi gibi bunda da ölçü kaçtı: ABD’nin, Almanya’nın, İngiltere’nin otokontrol mekanizmalarını bizim de işletmemiz gerektiğinin sözü edilmedi. Onlar moderniteyle birlikte “başkalarının acısına” müptela olurken, biz kendi acımızı sömürmeden duramaz hale geldik. Soğuk, duygusuz morg fotoğraflarıyla yetinmeyip, kocası tarafından karnı deşilmiş kadınları yüz binler satan gazetelerin manşetine taşıdık.

Ülkemizde bir süredir bombalar patlıyor. IŞİD’inden PKK’sına kadar, en ağır belalara sürüklenesi terör örgütleri çocuk, kadın, sivil demeden insanları katlediyor. Ve biz ne yazık ki cesetlerin üstüne çektiğimiz siyah perdeleri yırtma aşkıyla kendini paralayanlara dert anlatmaya çalışıyoruz. Israrla kan, kopmuş kol-bacak, acı çığlıklar atan kadınlar, yüzü kızıla boyanmış çocuklar görmek, göstermek istiyor; bu sahnelerin kime eğlence kaynağı olacağını, kimin keyfini yerine getireceğini, kimi cesaretlendireceğini ve kimi zayıf göstereceğini düşünmüyorlar. “Evin içindeki” acıyı köpürte köpürte “mahalleye” reklam etme derdindeler.

Sormadan edemeyeceğim, ne gereği var? Tarih boyunca kime gidip “Bize böyle böyle yaptılar” diye ağlamışız ki bugün canımız yandığında canımızı yakanın yüzünde tiksinç sırıtışlar oluşturacak şikâyetnameler yazalım? Yayın yasaklarına sülalesine küfredilmiş gibi tepki gösterenler, bastırmaları gereken tek şey ilkel arzularıyken niye etrafa saldırıyorlar? Niye -en azından- ölenlerin sevdiklerine, yakınlarına biraz olsun saygı göstermiyor, bu korkunç manzaraların onlarda ne gibi yaralar açacağını düşünmüyorlar?

ABD’nin 2003’teki ikinci Irak işgali sırasında, Muhammed Es-Sahaf adında bir adam televizyon ekranlarından inmiyordu. Irak Enformasyon bakanı olan Es-Sahaf, ülkesinin her yanı kuşatılmışken, insanlar öldürülüyor, tecavüze uğruyor, işkence görüyorken dahi gözleri umutla parlayarak, işgalcilere en ağır hakaretleri ederek, sonsuz bir neşe ve heyecanla yaptığı konuşmalarla öyle bir tablo çizmişti ki çoğumuz ABD’nin kaybedeceğine, Irak halkının çok iyi durumda olduğuna inanmıştık. Hikâyenin sonu acıydı ama ben yalandan dahi olsa dik duran, ülkesinin acizliğini bir damla olsun dışarı yansıtmayan bu adamı unutmadım. Ve bugün, aramızda bir vampir gibi dolaşan kan sevdalılarını görünce, Es-Sahaf gibilerin değerini bir kez daha anladım.

(Bu yazım, Gerçek Hayat’ın 804. sayısında yayınlanmıştır.)
1980'de Trabzon'da doğdu. Üsküdar'da yaşıyor. Yazarlık ve editörlük yapıyor. Ayrıca -artık bu mesleği icra etmese de- bir mobilya ustası. Evli. Esma Rahel adında feci derecede tatlı bir kızı var. Trabzonsporlu. Dünyayı ancak başak burçlarından oluşan bir komisyonun kurtarabileceğine inanıyor. İyi çocuktur. Çocuktur.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.