İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TikTok portakalda vitaminken…

“Onu Allah bilir, ta ki İbrahim Tatlıses’in kanı akana kadar. Onun ölüp ölmeyeceğini Allah bilir. Sebepsiz yere iki adamı vurdurdu. Husumet varsa Hasan Bora’yı vur, ne diye masum insanları vurduruyorsun? Sonra televizyonda çıkıyor benim yeğenlerim var falan, herkesin kendine göre çevresi var. Ben arkadaşlara sordum neden vurmadınız diye. Onlar da ‘Abi yanında bayan vardı vurmadık o nedenle sadece uyarı amaçlı ateş açtık’ dediler.”

Adanalı suç örgütü lideri Abdullah Uçmak, 23 Ocak 1998 tarihli Arena programında “Saldırılar daha ne kadar devam edecek” sorusunu böyle cevaplamıştı. İbrahim Tatlıses’in şarkıcılığından çok vukuatlarıyla gündeme geldiği günlerdi; birilerini vurduruyor, birileri onu vuruyor, kadın dövüyor, tehdit ediyor ve tehdit alıyordu sürekli. Olan biten her şeyi televizyondan izliyorduk şaşkın gözlerle, gözlerimiz ekrandayken mandalina soymaya da devam ediyorduk. Kan davası nedir, barış yemeği nedir evimizin salonundan çıkmadan öğreniyorduk.

*  *  *

Sosyal medyanın manevi değerleri tükettiği, eğlence anlayışının pespayeleştiği, insanların giderek kabalaştığı konuşuluyor sık sık. Özellikle TikTok ve Instagram gibi uygulamalar aracılığıyla milyonlarca insan hiç tanımadıkları ve muhtemelen ömür boyu karşılaşmayacakları kişilerin en rezil hallerini seyrederken kıkır kıkır gülüyor, doğru. Üstelik rezillik çıtası her gün daha yukarı taşınıyor. Toplumun farklı katmanlarında kimler ne halde diye merak ettiğim için arada bir bakıyorum neler yaptıklarına; işim bittiğinde gözlerime mil çektirme isteğiyle dolup taşıyor, başkası adına utanmanın insanı nasıl bu kadar kötü hissettirdiğine şaşırıyorum. Gencecik kızlar ve oğlanlar özel alandan, toplumsal ahlaktan, özsaygıdan habersiz, sabaha kadar susmayacak beğeni ve yorum bildirimlerinin cazibesiyle kafanıza silah dayasalar girmeyeceğiniz hallere bürünüyorlar. İnşaat işçilerinden çobanlara, oto galericilerinden tesettür modacılarına, dansçılardan ev kadınlarına kadar istisnasız herkes ya erotizmle, ya sınıfsal farklılık romantizmiyle, ya da korkutucu derecede arabeskleşmiş tiyatral performanslarla en özel, en mahrem hallerini gönüllüce ifşa ediyor. Ama şu soruyu sormuyor kimse: Bu hal birdenbire mi ortaya çıktı? Kamusal alanda nezaket, incelik, saygı, zekâ birbiriyle yarışıyordu da bir anda mı çöktü sistem? Hepimiz delirmeye yer arıyorduk da sosyal medya bahanesi mi oldu işin?

Cevap bulabilmek için gelin 90’lı yıllara bir bakış atalım. Girişte naklettiğim tehdit hadisesi (Youtube’dan izleyebilirsiniz) sayısız örnekten biri yalnızca. Bugün nasıl sosyal medya patlamasından söz ediyorsak, doksanların hemen başında da özel televizyon ve radyoların başı çektiği bir medya patlaması yaşanmıştı. Neredeyse her hafta yeni bir televizyon ya da radyo kuruluyor, dergi ve gazete çeşitliği artıyor, bugün yavaş yavaş sahneden çekilen birçok şovmen Türkiye’nin en popüler isimlerine dönüşüyordu. Kısa sürede çılgınlık halini alan televizyon eğlencelerinde yaşananlar ise bugüne rahmet okutacak kadar vahşiydi.

Bu vahşetin en dikkat çekici olduğu mecra, reyting canavarı “kamera şakası” programlarıydı. ATV’nin ilk yıllarında, Hıncal Uluç ile dönemin ünlü mankenlerinden Merve İldeniz’in birlikte sunduğu Şaka Yaptık adlı bir program yayınlandı. Bu programdaki şakalardan birinin konusu şuydu: Büyük ve izbe bir depoda, mafya kılıklı beş-altı adam yemek siparişi beklemektedir. “Şakanın” öznesi olan kurye, siparişleri depoya getirdiğinde kendisine mafya tetikçisi muamelesi yapılır. Gelen çocuk yemin billah ederek neden bahsettiklerini bilmediğini anlatır. Bunun üzerine adamlar giderek sinirlenerek çocuğa bağırmaya, onu sıkıştırmaya başlar. Hatta kimliğini alır ve üzerinde yazan isme bakarak kendilerine tam da bu bilgilerin verildiğini, verdikleri işi bitirmezse başına kötü şeyler geleceğini söylerler. Bir pompalı tüfek çıkarıp deneme amaçlı ateş ettikten sonra da silahı kuryeye verip söyleyecekleri kişiyi temizlemesini isterler. Ne zamanki kurye korkudan ağlamaya başlar, o zaman şaka yapıldığını açıklarlar. (Bunun gibi çok örnek var ama şakaya kurban giden kişi her zaman ağlamazdı, bazen kendisine şaka yapanın ağzını burnunu kırdığı olurdu ki televizyon “çok izlendiği için” bunu da gösterirdi bize)

Adını ve kanalını hatırlamadığım bir başka programda ise farklı dövüş sporlarına mensup insanlar ringe çıkarılıp dövüştürülüyordu. Neredeyse hiçbir kuralın olmadığı bu dövüşlerde kaşı açılan, dudağı patlayan, gözü moraran “yarışmacılar” vardı. Karateciyle boksörün, tekvandocuyla güreşçinin kapıştığı bu kanlı gösteri birkaç bölüm yayınlandıktan sonra yasaklanmıştı.

Şaka ve dövüş demişken, Medyum Memiş ile Medyum Keto’nun meşhur karşılaşmasının ardından yaşanan, bugün pek az kimsenin hatırladığı bir sahneyi anlatmadan geçersem olmaz. Ekranları işgal eden falcı ve medyumların “en iyi benim” yarışına girdikleri bir dönem vardı. Bu dönemin popüler ismi Memiş ile zihinsel rahatsızlığı bulunan Keto canlı yayında bir araya gelmiş; Memiş, kendisine “top” diyen Keto’yu ağır biçimde yumruklamıştı. Olayın üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra, TGRT bu iki ismi tekrar bir araya getirmeye karar verdi. (Burada bir parantez açayım. Başlangıçta “Müslümanların televizyonu” olma iddiasıyla yola çıkan ve yayınlarını buna göre oluşturan TGRT, bir zaman sonra popülerleşme kararı almış, Seda Sayan’dan Sibel Can’a kadar bir dolu şöhreti büyük paralarla transfer etmişti. Reyting sevdası gözlerini öyle karartmıştı ki Seda Sayan Ramazan ayında fakir evlerine kumanya götürüyor, poşetlerdeki salam ve sucukları çıkarıp insanlara “daha önce hiç yediniz mi” diye soruyordu.) Memiş ile Keto’yu tekrar karşılaştırmaya karar vermişlerdi vermesine ama ikisine de bunu söylememişlerdi. Keto, stüdyodan içeri girmek üzereyken Memiş’le karşı karşıya geleceğini öğrenip sinir krizi geçirmişti. Buna rağmen görevliler onu kollarından tutup sürükleyerek zorla içeri sokmaya çalışmış, Keto ağlayarak kendini yerlere atınca vazgeçmişlerdi. Ve evet, TGRT bunları da bize izletmişti. Çünkü yaşananlar “komik”ti.

Meşhur A Takımı programında Savaş Ay’ın gerilimi ilmek ilmek işleyerek ortaya çıkardığı krizler vardı bir de. Bunların en çok aklımda kalanı Orhan Gencebay ile Bülent Ersoy arasında cereyan etmişti. Aslında ortada bir tartışma yoktu yanlış hatırlamıyorsam, Gencebay ve Ersoy’la müzikten, kültürden filan söz ediyorlardı. Fakat Savaş Ay kurnazca ortamı gererek konuyu değiştirmiş, iki sanatçı arasında kavga başlatmıştı. İşin sonunda Gencebay’ın eşi Sevim Emre canlı yayında stüdyoyu basıp Bülent Ersoy’a saldırmıştı.

Hande Ataizi’nin Sevda Demirel’den yediği tokat, Mehmet Ali Erbil’in sahneye çıkardığı adamın pantolonunu indirmesi, Huysuz Virjin’in uçlarda gezen erotik şakaları (“Mikrofonu ağzına çok yaklaştırma kız kocanınki değil o” vb.), Turnike programının sunucusu Güner Ümit’in “mum söndü oynuyorlar” diyerek Alevilere hakaret etmesi, Ali Poyrazoğlu’nun canlı yayında Seray Sever’in kalçalarını avuçlayıp “şaka yollu” cinsel tacizde bulunması, Tarkan’ın röportaj esnasında “çişim geldi” demesi, radyolara telefonla bağlanıp küfreden dinleyiciler, Leeds United taraftarlarının Taksim’de öldürülüşüyle alay eden Yılmaz Özdil yönetimindeki Star gazetesi… Sayfalara sığmaz bu şov işleriyle doluydu doksanlı yıllar. Bugün bir kısmının kaydına ulaşılamıyor, bir kısmı da unutuldu gitti zaten. Hatırlatıyorum, çünkü insanlar zamaneden şikâyet ederken geçmişi yüceltmeye, kusursuz bir toplumda yaşarken her şeyin bir anda mahvolduğu teorisine inanmaya meyyaller. Kabahatli de sayılmazlar çünkü tarihin hiçbir döneminde “görünürlük” bu kadar yüceltilmemiş, ifade araçları böylesine çoğalmamış, perde arkasında yaşananlar asla şimdiki kadar alenileşmemişti.

Yine de şunu unutmayın, bugün gördüğümüz hiçbir “marjinallik” yeni değil; 1970’lerde de vardı (açın Nurdan Gürbilek okuyun) 1930’larda da vardı (açın Zafer Toprak okuyun) 1800’lerde de vardı (açın Reşad Ekrem Koçu okuyun). İnsanın bir yanı kötülükse öbür yanı iyiliktir, bir tarafta kabalık varken öte tarafta nezaket durur, cehalet önümüzden yürürken ilim kolumuza girer; hepsinin toplamıdır insanlık. Bu yazıyı “90’larda televizyon sayesinde tanıdığımız ilham verici insanlar” üzerine de yazabilirdim pekâlâ. Kameranın belli noktalara zumlanması sizi aldatmasın, biraz sağınıza solunuza bakın.