İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sevmeseydik ölmezdik

Mürşitlerin, dervişlerin, evliyanın, imamların, pirlerin karış karış gezerek dualarla mayaladığı topraklarda yaşamasaydık…

Bilecik’in, Bursa’nın, İstanbul’un, Manisa’nın dağına taşına asırlar sonra bile dimdik ayakta duracak çınarlar dikmeseydik…

Mardin’in, Erzurum’un, Sivas’ın, Diyarbakır’ın, Konya’nın ulu mu ulu camilerinin her bir taşına güzellikler nakşetmeseydik…

Ecdadın çeşmelerinden, dağların arasında kıvrıla süzüle akıp giden derelerden, nenelerimizin uzattığı bakır taslardan buz gibi soğuk sular içmeseydik…

Âşık Veysel’den Kara Toprak’ı, Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı’nı, Müzeyyen Senar’dan Ormancı’yı, Orhan Gencebay’dan Sevemedim Kara Gözlüm’ü dinlemeseydik…

Adile Naşit’i Hafize Ana, Türkan Şoray’ı Asya, Sadri Alışık’ı Hüsnü, Münir Özkul’u Yaşar Usta, Cüneyt Arkın’ı Kara Murat rollerinde izlemeseydik…

Cahit Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları’nı, Nazım Hikmet’in Davet’ini, Yahya Kemal’in Akıncılar’ını, Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum’unu okumasaydık…

Refik Halid’in anılarında, Kemal Tahir’in romanlarında, Mustafa Kutlu’nun öykülerinde annesinin elini bırakmış küçük bir çocuk gibi kaybolmasaydık…

İlhan Mansız 2002’de Senegal’i elememizi sağlayan golü attığında konu komşu sevinçten deliye dönerek havalara zıplamasaydık…

Eminönü’nden, Beşiktaş’tan, Üsküdar’dan, Kadıköy’den her vapura binişimizde ardımız sıra gelecek martılar için fazladan bir simit almasaydık…

İçimizden sevdiğimiz kızlar belki cama çıkar da gözlerine kaçamak bakıp hayaller kurarız diye kaldırımlarda nöbet tutmasaydık…

Yokuş sokaklarda patlak toplarla iki tane taştan ibaret kalelere gol atmak için ter sırtımızdan çıkana kadar koşturmasaydık…

Trabzon’da Asiye nineyle kuymak, Edirne’de Yusuf dayıyla ciğer, Gümüşhane’de Mustafa abiyle hingel, Bitlis’te İbrahim’le büryan, Erzincan’da Ali’yle peynir yemeseydik…

Ramazan ayında iftar yaklaşırken girdiğimiz pide kuyruklarında fırından yükselen kokuyu içimize çekip midemizi bir kez daha guruldatmasaydık…

Bayram sabahları Süleymaniye’de, Selimiye’de, Sultan Ahmet’te, Fatih Camii’nde mahmur gözlerle omuz omuza namaza durmasaydık…

Hayatlarının baharında memleket uğruna dövüşürken dağlarda, yollarda, karakollarda şehadete koşan yiğitlerimiz için gözyaşı dökmeseydik…

Bosna’da, Irak’ta, Çeçenistan’da, Suriye’de Müslümanlar zulüm görmesin diye kalbimizin en derininde yeşerttiğimiz duaları Allah’a göndermeseydik…

Anadolu’nun dört bir yanını gelin gibi süsleyen gülleri, menekşeleri, papatyaları, leylakları, açelyaları derin derin koklamasaydık…

Amerika’sından Almanya’sına, İsrail’inden Rusya’sına, İngiltere’sinden Fransa’sına sayısız İslam alerjili rezile karşı intikam biriktirmeseydik…

Bir gün bu dünyadan göçtüğümüzde geride kalan Esmalarımız, Keremlerimiz, Ayşelerimiz özgürce yaşayabilecek mi diye tedirgin düşüncelere dalmasaydık…

Dünyanın en keskin cesaretini nişan yapıp göğsüne takan Ömer Halisdemir’in şeytanın alnına doğrulmuş silahında mermi olmasaydık…

Dünyanın en güzel tebessümünü bir sancak gibi yüzünde taşıyan Mustafa Cambaz’la minicik kedilerin başını okşamasaydık…

Dünyanın en sahici öfkesini kalkan yaparak ülkesine düşman çizmesi değmesin diye Çengelköy sokaklarında dimdik yürüyen Halil Kantarcı’ya yoldaşlık etmeseydik…

Mazlumları umursamasaydık…

Yumruklarımızı sıkmasaydık…

Tarihimizi hatırlamasaydık…

Biz bu vatanı canımızdan çok sevmeseydik, bir yıl önce bir Temmuz gecesi uğrunda canımızı vermezdik.