Reftar

Semaya Müptela Bir Çılgın

“Büyük bir tehlike içindeydim. Gerçi vaka mahalline henüz kimse gelmemişti ama, belki silahlı bir müdafaa ihtimali, böyle bir ihtiyatı icap ettiriyordu. Meydanda daha birkaç tayyare vardı, fakat hazır değillerdi. Aynı zamanda Eşref’i resmi bir müesseseye göndermiş bulunuyordum. Eşref’in ne gibi ihtimallerle karşılaşacağı muhayyilemde canlandığı zaman ürkmüş ve kendimden utanmıştım. Çünkü kendi elimle Eşref’i İstanbul hükümetine teslim etmiş bir mevkide bulunuyordum.

Evet, cüretimiz ve cürmümüz ağırdı. İmparatorluğun hava kuvvetlerinden vasıta ve silah çalmıştık. Osmanlı devleti nazarında birer şaki idik. Bu hareketimiz tabii cezasız kalmayacaktı. Bu akıbeti düşününce irkildim ve derhal yeni bir kararla Eşref’e yetişmek imkânlarını aramaya başladım. O sırada ilk tren istasyona geliyordu, hemen koştum ve trene atladım. Heyecan içindeydim ve ineceğim en münasip yeri düşünüyordum. Henüz Suadiye istasyonundan hareket etmiştik ki, arkamda ismimin çağrıldığını işittim. Trenin sahanlığında benden başka kimse yoktu. Döndüm, tanımadığım bir kondüktör, bana şöyle hitap etti.

‘Size bir sözüm var, fakat vaziyetinizi bozmayınız’ dedi. Tekrar yüzümü Erenköy sırtlarına çevirdiğim zaman şu sözleri işittim:

‘Maltepe hadisesini herkes duydu. Şimdi sizi trende iki İngiliz takip ediyor, trenimiz bazı yerlerde çok yavaşlar, böyle bir yerde treni terk ederseniz daha iyi olur. Fakat atlarken dikkat ediniz.’

Memur bu sözleri söyledi ve yanımdan geçerek sahanlığı atladı ve ikinci vagona girdi. Ben heyecanlı anlar yaşıyordum. Dimağımda ‘takip’ ve ‘iki İngiliz’ ibareleri çok büyümüştü. Vaziyetimin ciddi ve tehlike içinde bulunduğunu düşünerek süratle karar vermek ihtiyacını duyuyordum. Bu kısa muhaverenin cereyanı ve müteakiben de muhakememi toplayacak kadar zaman içinde, trenimiz Erenköy’üne gelmiş ve tekrar hareket etmişti.

O anda yeni bir kararla Erenköy köprüsünün loşluğu içinde kendimi boşluğa bıraktım.”

Yukarıdaki uzun alıntıyı tempolu bir macera filminin senaryosundan ya da gerilimli bir casusluk romanından yapmadım. Tüm bu satırlar, Cumhuriyet tarihinin en nevi şahsına münhasır insanlarından biri olmasına rağmen, fazlasıyla hak ettiği değeri ve şöhreti yaşarken de öldükten sonra da alamamış bir isme, Vecihi Hürkuş’a ait.

Vecihi denince hepimizin aklına aynı kişi, Ertem Eğilmez’in meşhur filmi Gülen Gözler’de Şener Şen’in hayat verdiği, sevdiği kızı almak için türlü çılgınlıklar yapan acemi pilot gelir. Filmin çekildiği 1977 yılında Hürkuş toplum tarafından tanınan biri miydi bilinmez, ancak senarist ya da yönetmenin karaktere o ismi vermesinin bir tesadüf olmadığı aşikâr.

Türkiye’de uçuş, uçmak, pilot, havacılık gibi kavramlarla ilgili ne var ne yoksa büyük kısmının başlangıcında Vecihi Hürkuş’un imzası var. Akıllara durgunluk verecek kadar azimli bir adam olan Hürkuş, 1914’te İstanbul-Kahire seferinde şehit olan Fethi, Nuri ve Sadık beylerden etkilenerek pilot olmaya karar verdiğinde, rengârenk ömrünün sefalet içinde, yalnızca iki-üç dostunun katılacağı bir cenazeyle nihayete ereceğini bilmiyordu.

Efsane havacının ölmeden önce yazmaya başladığı fakat ömrü vefa etmediği için 1937’ye kadar getirebildiği anıları, 2000 yılında Bir Tayyarecinin Anıları adıyla YKY tarafından basıldı. Değme edebiyatçıya taş çıkaracak kadar akıcı biçimde kaleme alınan anılar, Vecihi Hürkuş ismi her geçtiğinde sessiz de olsa ‘ah’ edebileceğimiz kadar buruk bir hikâyenin parçaları aslında.

Vecihi Hürkuş, 1915’te Yeşilyurt Tayyare Makinist Mektebi’nden mezun olur. Makinist olarak Bağdat cephesinde görevlendirilir. 2 Şubat 1916’daki deneme uçuşunda yaralanarak İstanbul’a döner. 1917’de Kafkas cephesinde görev alır ve burada Ruslarla savaşırken ‘düşman uçağı düşüren ilk Türk pilotu’ olur. Aynı yıl hava savaşında yaralanıp düşer. Uçağını Ruslara bırakmamak için yakar. Esir alınıp Hazar Denizi’ndeki bir adaya yollanır. Yüzerek kaçar ve Musul üstünden İstanbul’a döner. (Bu maceraların anlatıldığı bölümlerde kitap bir an olsun elden düşecek gibi değildir.)

İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edildiği 1920 yılında üç uçağı Anadolu’ya kaçırmak için girişimde bulunur. Fakat bakımsız durumda oldukları için uçakları havalandıramaz. Sonrasında da Harem’den kalkan bir gemiyle Mudanya’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katılır. 15 Ağustos 1920’de Kurtuluş Savaşı’nın ilk uçuşunu gerçekleştirir ve Yunan ordusuna havadan bomba atarak ilk hava saldırısını gerçekleştirir.

1923 Haziran’ında, arızalandığı için İtalyanlar tarafından Edirne’de terk edilen küçük bir yolcu uçağını tamir ederek İzmir’e uçurur. Bu başarısından etkilenen devlet erkânının uçağa Vecihi ismini vermesinden çok etkilenir ve kendi uçağını tasarlama aşkıyla tutuşur.

Vecihi K-VI adını verdiği uçağını sadece 14 ayda tamamlar ve motoru hariç her parçası yerli olacak şekilde üretir. Ne var ki o dönemde Türkiye’de uçuş onayı verecek bir kurum yoktur. 28 Ocak 1925’te İzmir’den havalanarak uçuşunu gerçekleştirir. Ancak bu başarısına karşılık, bir zamanlar kendisini uçması yönünde sıkça cesaretlendiren Albay Muzaffer Ergüder tarafından ‘izinsiz uçuş yaptığı için’ cezalandırılır, devlet de uçağına el koyar. Vecihi Bey bunun üzerine Hava Kuvvetleri’nden istifa eder ve Ankara’ya giderek Türk Tayyare Cemiyeti’nin (bugünkü Türk Hava Kurumu) kurucu ekibine katılır.

1928’de yeni bir uçak yapmaya niyetlenen Hürkuş’a, kurucusu olduğu Tayyare Cemiyeti’nden izin çıkmaz. Yine de ‘ilk Türk spor-eğitim uçağı’ olan Vecihi-XIV modelini üretmesine ve 16 Eylül 1930’da Kadıköy semalarında uçurmasına engel olamazlar. Aynı uçakla ikinci uçuşunu İstanbul-Ankara arasında yapar. Ankara’da yere iner inmez lisans başvurusunda bulunur. Fakat dünyanın en anlamsız bürokrasisi tokadını bir kez daha Vecihi Hürkuş’un yüzüne çarpar: Uçağına el konur ve bir daha uçması yasaklanır.

Ne var ki yasakların durdurabileceği bir adam değildir Hürkuş. Gider, dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tan rica ederek uçağını geri alır. Daha sonra da her bir parçasını söküp trene yükleyerek lisans almak için Çekoslavakya’ya götürür. Çekler Vecihi-XIV’e bayılırlar ve hiç tereddüt etmeden lisans çıkarırlar. Hürkuş, Prag’dan ‘lisanslı’ uçağıyla döner.

Vecihi Bey, Türkiye’ye döndükten sonra şehir şehir gezerek halka havacılığı, pilotluğu ve uçakları anlatmaya başlar. Öyle büyük bir ilgiyle karşılaşır ki Türk Hava Kurumu’na dört bir yandan bağışlar yağar. Ama talihsiz pilotun bürokrasi imtihanı bitecek gibi değildir: İşine son verilen Hürkuş’un uçuş tazminatı kesilir ve uçağının lisansı geçersiz sayılır. Bu olaydan sonra Türk Hava Kurumu’ndan istifa ederek Vecihi Sivil Tayyare Mektebi’ni kurar. Kimseden bir kuruş para almadan pilot yetiştirir. Sermaye için Tekel’in ve İş Bankası’nın reklamlarını yapar. O sıralarda yine havacılık tarihinin simge isimlerinden Nuri Demirağ, Hürkuş’a bir uçak parası kadar bağış yapar. Bu bağışla ‘Nuri Bey’ (Vecihi-XVI) yapılır.

Hürkuş’un yaşadıkları bu yazıya sığacak gibi değil. Ne yazık ki kendisi bile anılarının sadece bir kısmını yazabildi. Okurun kafasında sürekli film sahneleri canlandıran son derece renkli, hızlı ve maceralı bir hayatı olmasına, önüne her defasında daha büyüğü konulan engelleri bir bir aşmasına rağmen aslında naif bir adamdır Vecihi Bey, ama üzülmekle kaybedecek vakti yoktur. Bir olay hariç.

1936’da, evlatlık olarak yanına aldığı ve kendi çocuklarından bile çok sevdiği yeğeni Eribe, henüz 18 yaşındayken hayata gözlerini yumar. Hürkuş’un kız kardeşi olan Eribe’nin annesi Remziye Hanım ve eşi Binbaşı Bedri Bey, 1921’de birer hafta arayla Yunanlar tarafından şehit edilmiştir. O tarihten itibaren dayısının himayesinde olan Eribe, paraşüt sevdalısıdır. Ancak sorumluluk duygusu ağır basan Vecihi Bey, eğitimli olmasına rağmen Eribe’nin paraşütle atlamasına sıcak bakmaz. Ne var ki dayısı kadar inatçı ve azimli olan Eribe, Hürkuş’un sözünü kıramayacağı kişilerle konuşarak, 1936’daki 29 Ekim kutlamalarında atlayış yapma iznini koparır. Fakat atlayış esnasında Eribe’nin paraşütü çok geç açılır ve yere çakılan genç kız, yoğun müdahalelerin ardından ‘ilk hava şehidimiz’ olarak hayata gözlerini yumar. Hürkuş’un o anları anlattığı satırlar dayanılacak gibi değildir:

“Yavrumun basübadelmevti muhakkaktı. Tam dört saat sonra yavrumun güzel sesini duyarak Ulu Tanrı’ya şükrettim. Henüz kloroformun tesiri altında sakindi fakat ıstırap içinde kıvrandığı belli idi. Buna rağmen o ıstırabı bana hissettirmemek için;

‘Babacığım üzülme, iyiyim’ diyordu.

Uzandım yavrumun terli alnına dudaklarımı koydum. Dudaklarımdan kalbime bir ateş aktı, yavrum yanıyor, inleyerek, ‘Su, babacığım, su’ diyordu.

İşte ıstırabımın en had devresi bu idi, onun her arzusunu yapmak bana bir zevk, bir teselli idi. Ancak bu istediği suyu vermek elimden gelmiyordu. Çünkü doktorlar men etmişlerdi. Tekrar doktora koştum ve yalvardım, ‘İmkânsız’ sözü ile karşılaştım. ‘İç yaralar açıktır, su ölümüne sebep olur’ diyordu. Yavrum ise su diye inliyordu.

Çocuğumun yanına giremez oldum. Onun ‘Suuu’ diye yalvaran sesi ve hele ‘Babacığım ne olur bir maşrapa su verin de içimin ateşini söndüreyim’ diyen sesi yalnız kulaklarımı, duygularımı değil bütün benliğimi eziyor ve eritiyordu. Bu sahneye şahit olamaz bir hale düşmüştüm.”

Vecihi Hürkuş, insanlığın Ay’a ayak basmak üzere uçtuğu gün, yani 16 Temmuz 1969’da, anılarını yazarken geçirdiği beyin kanaması sonucu Ankara’da öldü. Yaşarken yüzüne bakmayan devlet, ölümünü de sessizlikle karşıladı; cenazesine ailesi ve birkaç yakın dostu dışında kimse katılmadı.

İstanbul’da yapımı devam eden üçüncü havaalanına kimin isminin verilmesi gerektiği konusunda tartışmalar sürerken, gökyüzüne ve vatanına sonsuz bir tutkuyla bağlı Vecihi Hürkuş’un hayatını herkesin okuması dileğiyle.

(Bu yazım, Lacivert Dergi’nin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)
1980'de Trabzon'da doğdu. Üsküdar'da yaşıyor. Yazarlık ve editörlük yapıyor. Ayrıca -artık bu mesleği icra etmese de- bir mobilya ustası. Evli. Esma Rahel adında feci derecede tatlı bir kızı var. Trabzonsporlu. Dünyayı ancak başak burçlarından oluşan bir komisyonun kurtarabileceğine inanıyor. İyi çocuktur. Çocuktur.

0 Yorum

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.