İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sana soracaklar

Bir gün çok yaşlanacaksın, eğer güzel bir ömür geçirdiysen insanlar etrafını saracak, ve senden şunun cevabını isteyecekler: Bu hayatta en çok pişmanlık duyduğun şey neydi? Onlara de ki: Bir gün bir yolun kenarında aylak aylak duruyordum. Mevsimlerden yazdı. On yedi yaşındaydım ve caddeden tek tük geçen arabalara bakıyor, kim bilir hangi saçma hayallere dalıyordum. İnsan on yedi yaşında aptaldır, ama o kadar da aptal değildir; yüreğini saran heyecanların hangisinin peşinden gideceğini az çok bilir. Bense hangisinin peşinden gitmeyeceğimi biliyordum. Gözlerim, belki aniden yerden bir yolcu biter de iki lira fazla kazanırım umuduyla aheste seyreden bir minibüsü takip ederken gördü onu. Benim yaşlarımda güzel bir kızdı, ama o kadar da güzel değildi. Benim kadar dalgın olduğuna emindim. Çünkü tam önümden geçerken, aramızda iki metre ya var ya yoktu, huzurevinde yatağını yadırgayan huzursuz bir ihtiyar gibi yerinden fırlamış parke taşına takılıp yüzükoyun yere kapaklandı. Eğer orada olmasam büyük ihtimalle ağlayacaktı. Ama ağlamadı. Yüzünü bir an yalayıp geçen acı ifadesi, belki de günün birinde sevgilisi olacak bir delikanlının gözü önünde kaldırıma serilmenin utancı yanında hiçbir şeydi. Önce içgüdülerim devreye girdi; atılıp kızın yerden kalkmasına yardım etmek, savrulan çantasını getirmek, iyi olup olmadığını sormak istedim. Centilmenlik bunu gerektirirdi, medeniyet böyle inşa edilmişti. Ama ben parmağımı bile kıpırdatmadım. Başımı öte tarafa çevirerek, gözden uzaklaşmayı hâlâ başaramamış aheste minibüsün arka camındaki süslemelere baktım. Daha o akşam zamanı geri alabilmek için ömrümün geri kalanını feda etmeye hazırdım. Elbette öyle bir şey olmadı. Ve ben, o gün yere kapaklanan kıza elimi uzatmayışımın pişmanlığını asla içimden atamadım.

Bir gün çok yaşlanacaksın, eğer güzel bir ömür geçirdiysen insanlar etrafını saracak, ve senden şunun cevabını isteyecekler: Bu hayatta en çok şaşırdığın şey neydi? Onlara de ki: Bir gün okulun bahçesinde aylak aylak boş bir kola kutusu tekmeliyordum. Mevsimlerden sonbahardı. On altı yaşındaydım ve okuldaki tek yakın arkadaşımın hasta olduğu için gelmeyişine hayıflanarak vakit öldürüyordum. İnsan on altı yaşında şapşaldır, ama o kadar da şapşal değildir; sonunda rezil olacağını az çok hissettiği bir yolun başına geldiğinde en azından tereddüt eder. Tekmeleme akışını bozacak bir duvar aralığa giren kola kutusu keyfimi kaçırmışken Serhat’ın sesini duydum. Serhat tam anlamıyla “özelliksiz” bir çocuktu, sıkıcı bile değildi yani. Ayrıca biraz çirkindi. Gelin görün ki o gün bir özellik yumurtlayacağı tutmuştu; Esra’ya ne hediye edebileceğine dair fikrimi soruyordu. Şöyle bir durdum, tamam, Esra çok güzel bir kızdı ve birçoğumuz gizlice onu seviyorduk; sınıfın toy delikanlıları olarak ona yaklaşmak için adı konmamış bir yarışa girmiştik. Ama tüm o özelliksizliği ve çirkinliğiyle Serhat da nereden çıkmıştı? Üstelik hediye verebilmesi için doğum günü, yılbaşı vs. gibi bir bahane de yoktu ortada. Yine de kırmadım arkadaşımı, Esra hediye fikrinin benden geldiğini duyar da puan kazanırım diye kalleşçe bir beklentiyle “Sezen Aksu” dedim, “Sezen Aksu’yu çok seviyor, ona ilk kasetlerinden birini hediye edebilirsin.” Serhat sevinçle yanımdan uzaklaştı. Ertesi gün, ikinci dersten sonraki teneffüs esnasında Serhat, elindeki küçük paketi Esra’ya uzattı. Kâğıdın yırtılışı, küçük bir sevinç çığlığı ve Serhat’ın boynuna sarılış… Serhat’ın boynuna sarılış… Serhat’ın boynuna sarılış… Esra’nın kolları gövdesini sarıyorken bana baktı Serhat, minnettarlığı gösterir biçimde iki gözünü birden yavaşça kapatıp açtı. Ve ben, öngörülemeyenin buzdan duvarına toslayıp kıç üstü oturan bir şapşal olarak o şaşkınlık anının gölgesini hep taşıdım yüzümde.

Bir gün çok yaşlanacaksın, eğer güzel bir ömür geçirdiysen insanlar etrafını saracak, ve senden şunun cevabını isteyecekler: Bu hayatta en çok üzüldüğün şey neydi? Onlara de ki: Bir gün evde aylak aylak oturuyordum. Mevsimlerden kıştı. On beş yaşındaydım ve televizyonda bir o kanala bir bu kanala bakıyor, can sıkıntımı geçirmesini umarak umurumda bile olmayan konuları konuşan tanımadığım insanları izliyordum. İnsanın on beş yaşında canı çok sıkılır, ama o kadar da çok sıkılmaz; iş bunalmaya doğru gittiğinde mutlaka bir “tehlike anında kırınız” camı vardır. Kumandayı kenara fırlatıp camı kırmaya niyetlendiğim esnada kulağıma karşı koyamayacağım bir ses çalındı: İbrahim Tatlıses şarkı söylüyordu. Ekrana baktım, Mavi Mavi filmi oynuyor; gençliğinin ve güzelliğinin doruğundaki Hülya Avşar, güzelim mavi gözleriyle İbo’ya bakıyor. Ama aşkla değil. Kendisini delicesine seven, kendisinin de onu sevmesi için ömrünü çürüten bu esmer adam onu artık bıraksın istiyor. Bu “beni bırak” isyanının doruğa ulaştığı bir anda Tatlıses Hülya’ya bakıyor, bakıyor, bakıyor… Ve kolundan tutup koşar adım köy meydanına götürüyor. Orada beklemekte olan minibüsün şoförüne sesleniyor sonra: “Rıza, bu hanımı İstanbul’a götür, evine teslim et.” İbo yıkılıyor, arzusu gerçekleşmesine rağmen Hülya yıkılıyor, ama en çok ben yıkılıyorum. Bu vazgeçişin görkemli yıkıcılığı bir anda soluğumu kesiyor. Aşkla ve inançla çıkılmış bir yolda, elinden gelen artık yetmediği için başka ellere muhtaç olduğun o belirli anda yanında kimseyi, özellikle de “o”nu bulamayınca bir dağ gibi omuzlara çöken pes edişin hüznü yüreğime kazınıyor. Ve ben, çocuklar, ömrüm boyunca başka hiçbir şeye çaresizliğin mecbur bıraktığı vazgeçiş kadar üzülmüyorum.