İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sana çirkin demişler

Babam anlatmıştı: Vakit, 12 Eylül darbesinin biraz sonrası, Özal devrinin az evveli, 1983. Ben üç yaşındayım, babam yirmi dört. Erkek kardeşim birkaç aylık henüz. Mekân, Beyoğlu’nda bir pasaj.

Ümraniye’den minibüsle Üsküdar’a geçilmiş, oradan da vapurla Eminönü’ne. Üsküdar sahilindeki bayiden bir Milliyet gazetesi almışlar üç arkadaş. Kirli sakallı, çatık kaşların karanlık bakışını derinleştirdiği bir adam yanlarına gelip “Hayırdır gençler” demiş, “Niye bu gazeteyi aldınız?” Babam ters bir duruma imkân vermeden cevaplamış: “Usta biz Trabzonsporluyuz, hakkımızda en çok haberi Milliyet veriyor.”

Eminönü’nden dolmuşa atlayıp Taksim’e geçmişler. Ceplerinde bir yemek, bir de dönüş yolu parası var; maaş almamışlar henüz. İstiklal’de dolaşırken bir yerlerden İbrahim Tatlıses çalınmış kulaklarına. Lakin şarkı yeni, daha önce duymamışlar. Sesin geldiği pasaja koşmuşlar hemen. İçerideki kasetçinin hoparlöründen İbo’nun tarifsiz sesi yükselmiş: “Sarışınsın sarısın güzel / Sen bir selvi dalısın / Sana çirkin demişler güzel / Sen gönlümün varısın”

Vitrine bakmışlar, yeni kaset: “Yalan”. Ama cepte para yok. “O zamanlarda” diyor babam, “Bir kaset alacağın zaman ondan bir-iki şarkı çaldırabilirdin; beğenmezsen almazdın”. Üç arkadaş nöbetleşe kasetçiye gitmişler: “Abi İbrahim Tatlıses’i açabilir misin, Sarışınsın şarkısını.” Biri içerde, ikisi dışarıda şarkıyı dinlemişler. Aralıklarla iki saat boyunca devam etmiş bu böyle. Tatlıses oldukça popüler olduğu ve kaset yeni çıktığı için kasetçi de şüphelenmemiş durumdan. Yeniden caddeye çıktıklarında yüzlerinde sarhoş bir gülümseme varmış.

Şarkıları, hayatımda henüz bir karşılığı yokken dinledim çoğu zaman. O karşılık var olduğunda da şifreli bir mektubu çözmüş gibi heyecana düştüm. Hep aynı biçimde kulağıma dolan sözlerin aniden başka bir hale bürünmesi her defasında şaşırttı beni. Çocukken âşık olduğum ilk kızın sarışın olmasının İbrahim Tatlıses’i gözümde daha da büyütmesi, ilk dinleyişte dikkatimi bile çekmeyen sıradan bir pop şarkısının bir süre sonra başka şartlarda dilime dolanması bundandı.

Yıldız Tilbe, bir söyleşisinde “Şarkı sözlerinde duygu sömürüsü yaptığını iddia edenlere verdiğin cevap ne?” sorusuna şu karşılığı vermişti: “Yok ya, hepsi gerçek onların. Bazıları o kadar gerçek ki söylemiyorum. İnsanlar intihar etmesin diye piyasaya sürmediğim şarkılarım var. Hep attım onları.” Eğer bizi oradan oraya savuruyorsa, içinde olduğumuz halin yalnızca bize has olmadığını bilmek, bu halin sonunda kötü de olsa yolun nereye varacağını görmek, bizden önce o yolları aşındıranların hikâyeleri duymak isteriz. Sayısız insan Yıldız Tilbe’yi neden böyle kalpten seviyor sanıyorsunuz?

Şarkılar bizi söyler, bu kesin. Ama her şarkının bir vakti var, bu da kesin. O vakit bazen neşeli olur bazen acı; bazen göğe yükseltir bazen yere çalar. Bazen bir şarkı sizi zaman yolculuğuna çıkarır, bazen zamanı durdurur. Ve şarkılar sabırlıdır, beklerler; bazen yıllarca beklerler. Çünkü sizi ne zaman vuracaklarını iyi bilirler.

Babama dönersek… O gün üç arkadaş, güneşin batışına yakın Üsküdar vapurunun arka tarafında oturup sigaralarını tüttürüyor ve bir ağızdan aynı sözleri tekrarlıyorlarmış: “Dama çıkma üşürsün güzel / Güzellikte meşhursun güzel / Güzellik başa bela güzel / Âlemle konuşursun güzel…”