İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

reftar

Böyle bir yar bulsam ben hayır demem

Olacak O Kadar programının hayatımızın en büyük eğlencelerinden biri olduğu yıllarda, Levent Kırca’nın canlandırdığı tiplemelerin en meşhurlarından biri Küçük Hüsamettin’di. Çıkış noktası isminin başında “Küçük” sıfatı taşıyan çocuk şarkıcılar olan bu karakterin çok da hastası değildim açıkçası. Hayranı olduğum, o karakterin “playback” marifetiyle söylediği şarkının gerçek sahibiydi. Ne var ki şarkının sahibine dair en ufak bir bilgi yoktu. Küçük Hüsamettin’le özdeşleşen, okuyanın sesine hayran kaldığım şarkının sözleri şöyleydi: “Saçları simsiyah gözleri mavi / Kaşları bir keman dişleri inci / Olmasın dünyada eşi benzeri / Böyle bir yar bulsam ben hayır demem” Böyle bir yar bulsam ben de hayır demezdim ama sorun o değildi. Sorun, bu şarkıyı kimin söylediğiydi. Gelin görün ki o zamanlar bırakın interneti, çoğu evde sabit telefon bile yoktu. Şarkının kime ait olduğunu bulmak için şahsi çabalarımla yetinmek zorundaydım. Hani kimin şarkısı olduğunu yazarlar da uğraşmam diye lanet programın bitiş jeneriğini kaç kez dikkatli gözlerle izlediğimi sormayın. Ama…

Heidegger benimle ol

– Abi, şimdi diyelim çöle düştük biz tamam mı, namaz vakti de geçiyor ama abdestimiz yok, ne yapacağız? – Teyemmüm alacaksın tabi ki ne yapacaksın. – Ya onu biz de biliyoruz kardeşim ama diyelim ki hiç temiz kum yok. – Koca çölde? – Ya misal olarak konuşuyorum, hiç temiz kum yok, nasıl abdest alacağız. – Valla ne bileyim abicim, nasıl yapsak acaba. – Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına bakalım mı? – Tabi ya! Nasıl aklıma gelmedi bu, kesin teyemmümün şartlarından da bahsetmiştir. Hem o arada dinden filan çıkarız biraz, değişiklik olur. Üstteki diyalog benim için hayali olsa da kimi din üstatları için tamamen gerçek. Mizah olsun diye biraz abarttım elbette (birazdan yine abartacağım) ama yaklaşım aşağı yukarı bu. Gençlerin Kur’an dışında, ilmihal dışında, hadis, kelam, tefsir dışında kitaplar okumasının gereksizliğine, daha da ötesi, bu yüzden dinden uzaklaşıp “anarşist” ya da “ateist” olacağına inananlar var. Felsefeyi, sosyolojiyi, tarihi, edebiyatı ya…

Yayın yasağı, ceset dikizlemek ve Türklerin acıları

ABD toplumuna tarihinin en büyük travmasını yaşatan 11 Eylül saldırılarıyla ilgili sayısız iddia atıldı ortaya. O saldırıların hiç yaşanmadığından, görüntülerin tamamen uydurma olduğundan tutun, ABD hükümetinin saldırıyı önceden bildiğine, hatta bu korkunç eylemi emperyalist politikalarına hizmet etmesi amacıyla bizzat hükümetin organize ettiğine dair komplo teorileri yıllarca tartışıldı. Kimisi aklın sınırlarını zorlayan bu teorilerin neredeyse bir sektöre dönüşmesinin temel sebeplerinden biri, saldırı esnasına ve sonrasına dair fotoğrafların/görüntülerin yok denecek kadar az olması, mevcutların da olayın boyutlarını hemen hiç yansıtmamasıydı. Hâlbuki ABD, “sayısız düşmanı olan bir süper güç” olarak, bu gibi olaylarda neyin yayınlanıp neyin yayınlanmayacağını toplumsal mekanizmalarıyla çözen bir ülkedir. Bir yerde bir ABD askeri öldürülmüşse, bunun fotoğrafının yayınlanmaması gerektiğine bizzat gazeteciler, televizyoncular, editörler karar verir ve buna genel olarak uyulur. Karar da çok büyük ihtimalle dışarıya görüntü vermemektir. Çünkü vatansever bir Amerikalı, haklı ya da haksız oluşu fark etmeksizin “düşmanları” karşısında aciz görünmek istemez. İsrail de benzer bir tavır içindedir.…

İslamcılar sosyolojiyi niye çok sevdi?

Bugünlerde bir kavram hakkında konuşurken dikkatli olmak farz, adamın gözünü oyuyorlar. Niye öyle dedin, şundan kastın neydi, filancaya mı laf sokuyorsun soruları yazdığınızın önüne geçiyor. Freud gibi, “Bazen bir pipo sadece bir pipodur” demek zorunda kalıyorsunuz. Gerçi kelimelere yüklenen anlamlar da durduğu yerde durmuyor. Mesela yakın zamana kadar bir kesim, “Kadın değil öküz herif, bayan diyeceksin” diye baş göz yararken, sonra tam aksi istikamete dönüp “Biz kadınız! Kadın diyeceksin!” demeye başladılar. Onların istediği gibi davranınca da bu kez “öteki” kesimin itirazları geldi. Mayın tarlasında yürümek gibi, önden bir eşek göndermezseniz işiniz zor. Bu giriş, başlıktaki “İslamcılar” tanımının altını doldurmak içindi. İslamcılık, mesela bir Marksizm gibi çıkışı, sınırları, temel kaynakları belli bir ideoloji olmadığından, “İslamcı” denildiğinde de neyin kast edildiği havada kalıyor çoğu kez. Benim bu sıfattan kastım şu: Müslüman kimliğini siyasi/fikri alanda da öne çıkaran, bu kimlik doğrultusunda bir devlet, medeniyet, edebiyat tasavvuru olan, az çok entelektüel birikime sahip, eli…

Her şey bir rüzgara bakıyor abi

1991 senesiydi. On bir yaşındaydım. Elime nereden geçtiğini hatırlamadığım kocaman bir ANAP bayrağını, bulunduğu apartmanın ikinci katındaki evimizin sokağa bakan penceresinden aşağı sarkıtmış, bir yandan koli bandıyla mermere yapıştırmaya çalışıyor, bir yandan da annem bunu görünce nasıl bir dayak yiyeceğim diye düşünüyordum. Annem de diğer anneler gibiydi, güzel döverdi. Bana çocuk yaşımda gecenin bir yarısı gizlice yasadışı afiş asıyormuş gibi heyecan veren bu eylemi yaptıran yegâne etken babamdı. Sürekli birileriyle siyaset tartışır, Özal’ın ne kadar büyük bir adam olduğundan bahsederdi. Bu durumda Özal benim için de çok büyük bir adamdı, babam yanılıyor olamazdı. Onu Süleyman’a karşı ne pahasına olursa olsun korumalı, bıkmadan usanmadan savunmalıydım. Süleyman, benim en yakın arkadaşımdı. Aynı memlekette doğmuştuk, aynı sokakta oturuyorduk ve aynı perişan ilkokula gidiyorduk. Aynı bordo-mavi renklere gönül vermiştik. Birkaç sene sonra -bir süreliğine de olsa- aynı kızı sevecektik. Fakat aynı olmayan bir şey vardı: Süleyman’ın babası sıkı bir Demirel taraftarıydı. Süleyman da benim…

Benim Trabzonspor’um

3 Ekim 1990, günlerden Çarşamba. Güngören’de, evimizdeyim. Hava kararmış, elektrik yok. Zaten elektrik ve su, gurbete giden işçi gibiler o yıllarda, dönüşleri hayal. Maça bir saat var ama herhangi bir biçimde dinleme ya da izleme imkânım yok. Maç dediysem öyle alelade bir karşılaşma gelmesin aklınıza, Barcelona ile Trabzonspor, Avrupa Kupa Galipleri Kupası 1. Turu’nda rövanş maçına çıkıyorlar. O yılların Koeman, Stoickhov, Bakero, Laudrup, Salinas’lı Barça’sı da bugünküne benziyor; karşısına kim çıkarsa Allah yarattı demeden çimlere gömüyor. Ne var ki iki hafta önce tuhaf bir şey olmuş, Avni Aker’deki ilk maçı Hamdi Aslan’ın attığı golle 1-0 kazanmışız. Barcelona’yı “gol bile yemeden” yenmek, sıradan bir iş değil, küçük çaplı mucize. Ne var ki kıllık yapan abiler çıkıyor, “Oğlum, Barcelona bilerek yeniliyor deplasmanlarda, seyirci çekme taktiği bu onların” diyor. Çocuk yaşımda dahi aptalca olduğunu anladığım yorumları koca koca adamlardan duyduğuma mı, yoksa bir dünya devini dize getirdikten sonra bile takdir göremeyişimize mi yanayım…

Sırp mısın evladım?

90 öncesi nesillerin çok iyi bildiği bir azarlama kalıbı var. Özellikle Anadolu kökenli anne ve babalar, yaramazlığı abartıp kardeşleriyle kavga eden veya etrafa zarar veren çocuklarına “Oğlum Rus musun sen?”, “Sırp mısın evladım niye böyle yapıyorsun?”, “Senin yaptığını gâvur yapmaz” gibi sözlerle çıkışırlar. Bu sözler öylesine söylenmiyor elbette, hepsinin halkımızın ortak hafızasında bir karşılığı var. Hatta karşılıktan da öte, o hafızayı canlı tutma gibi bir işlevleri var. Neden Rus, niye Sırp diye araştırdığınızda sizi insanlık tarihinin kanlı sayfalarına götürüyorlar. Hangi bölgede hangi sıfatın daha yoğun kullanıldığına bakarak o bölgenin “yaralarına” dair hızlıca malumat edinebilirsiniz. Günümüzde bu gibi kalıpların kullanılmasını yadırgayan, sözcüklerin ikincil, hatta üçüncül anlamlarını yok etmeye uğraşan bir söylem geliştiriliyor. Bu söylemin “ötekileştirme” kavramı altında sözlü kültür yoluyla aktarılan hafızayı kesintiye uğratmak gibi bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde hiç kimse Rum ya da Yahudi derken o ırkın her bir bireyini değil, o kimliklerin arkasında durarak topraklarımızda (ve kardeş gördüğümüz…

Muhammed’in abileri nerede?

Ben, cesur bir çocuk değildim. Kavgaya tutuşmak söz konusu olduğunda korkardım. Hemen her Trabzonlu gibi çabuk alevlenir, çabuk sönerdim ama cesur bir çocuk değildim. Ta ki kardeşlerimle gezintiye çıktığım bir gün mahallenin serserileri yolumuzu kesene kadar. 91 senesiydi. Güngören o yıllarda “piskopatı” bol bir semtti; bali çekip tiner koklayan, Müslüm dinleyip kollarını jiletleyen serseriler, kendilerinden küçük, güçsüz, zayıf gördüklerini korkutmayı, dövmeyi, parasını almayı alışkanlık haline getirmişti. Uzak duruyor, yolumuzu değiştiriyor ve “abilerimize” sığınıyorduk. O yıl on bir yaşındaydım. Bir hafta sonu, sekiz yaşındaki erkek ve dört yaşındaki kız kardeşimle birlikte oyun oynamak için, okuduğum okulun bahçesine gidiyordum. Dilden dile dolaşırken fantastik bir abartıyla yoğrulan vukuatlarını duyduğum bir sokak serserisi, iki arkadaşıyla birlikte yolumuzu kesti. “Sen ne dolanıyon lan burda” diyerek başladığı cümleyi falçata kadar keskin küfürlerle bitirdi. Tam o anda beynimdeki şalterlerden biri kapanıp diğeri açıldı. Tek olsam belki kaçmaya çalışırdım, belki kendimi acındırırdım, belki de dayağımı yiyip bir köşede…