İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

reftar

Ağlayan beceriksizler çağı

Aylardan beri ne yana baksam ağlayan birilerini görüyorum. Gözyaşı döken değil, derdini abartılı biçimde oflayıp puflayarak anlatan, sızlanan, sürekli şikâyet eden anlamında. İşini gerektiği gibi yapmayan, mesleğinin şartlarını yerine getirmeyen, müşterisine, okuruna, öğrencisine saygı duymayan kim varsa, kendisinin boş bıraktığı yeri layıkıyla dolduranları engellemek için yırtınıyor; kamuoyu oluşturmak için lobi faaliyetleri yürütüyor. Nereden başlayayım… Turizmciler mesela. Yabancı bir online rezervasyon sistemi kıyıda köşede kalmış, reklam gücü olmayan ama işini iyi yapan, fiyatlarını şişirmeyen butik oteller başta olmak üzere birçok turistik işletmeye geniş kitlelere ulaşma imkânı sağlayınca, kötü hizmeti yüksek meblağlara satmaya alışmış “kodaman” acenteler kıyameti kopardı. Kendi hizmetlerini iyileştirmek yerine, 2 liralık çorbayı 10 liraya satmaktan, 5 Euro değerindeki tekne turuna 30 Euro değer biçmekten vazgeçmek yerine bu sisteme saldırmaya başladılar. Aylarca siyasilere baskı yaptılar, gazetelere haber yaptırdılar, mahkemelere başvurdular. Ve bunca ağlamanın neticesinde sisteme erişimi yasaklattılar. Bu göz yaşartıcı mücadeleyi müşteriye daha iyi hizmet sunmak için de vermek akıllarına…

Kerkük’ü niye seviyoruz, Musul neden bizimdir?

Falih Rıfkı Atay, burnumun direği sızlamadan okuyamadığım büyük eseri Zeytindağı’nda bir hikâye anlatır; Mülazım Osman Bey’in hikâyesi. Osman Bey, bir topçu subayıdır. İmparatorluğun son güç kırıntılarıyla savunmaya çalıştığı Arap topraklarında, Arap aşiretlerinden birine gönderilen toptan sorumludur. Bu aşiret, yaklaşık 100 kişiyle sefer halindeyken 30 kişilik bir grubun saldırısına uğrar. Üstün durumda olmalarına rağmen dağılmaya, kaçışmaya başlarlar. Osman Bey’e de “Kaç, kurtar canını!” diye bağırırlar. Osman Bey, “Bu top benim namusumdur, bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz?” diye karşılık verir. Fakat aşiret onu çoktan geride bırakmıştır. Osman Bey, Araplar üzerine gelirken sarılarak topuna siper olur ve oracıkta parçalanarak şehit edilir. Falih Rıfkı, hikâyeyi şöyle bitirir: “Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız mezarından başka bir şey kalmadı. Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 333 senesi Haziran’ının üçüncü günü ölüp gitmiştir.” Modern düşüncenin kalıplarına sıkışmış birisine bu hikâyeyi anlatırsanız, size…

Algı operasyonları, gizli haritalar, komplolar ve şifreler

2013’ün Haziran ayında, Gezi Parkı olayları hâlâ sürerken Gerçek Hayat dergisi için bir akademisyenle röportaj yapmıştım. Konuşmamız bittikten sonra, o günlerde alttan alta konuşulan ama kimsenin yüksek sesle dillendirmediği bir soruyu “off the record” olarak sormuştum: “Hocam, Gezi Olaylarının başlangıcında ve büyümesinde Gülen Cemaati’ne bağlı polislerin de parmağı olduğu, çadırları onların yaktığı, bu yapının kendi amaçları uğruna bilerek kargaşa çıkardığı gibi şeyler konuşuluyor; siz ne düşünüyorsunuz?” Kendisi şöyle yanıt vermişti: “Toplumun iç dinamiklerinden kaynaklanan meseleleri bu tarz söylentiler üzerinden değerlendirmek, komplo teorileri üretmek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Hem Gülen Cemaati durduk yere niye böyle bir işe kalkışsın ki?” Yalnızca beş ay sonra, 17-25 Aralık tarihlerinde FETÖ tüm Türkiye’yi birbirine katacak operasyonlarını gerçekleştirdi. * * * “Mısır, devrimden sonraki en kritik gününü yaşadı. Cumhurbaşkanı Mursi’yi göreve gelişinin yıldönümünde ‘darbe’ sloganlarıyla yıkmak isteyen muhalifler, Tahrir’de toplandı. Büyük kentlerde meydanları dolduran Mursi taraftarları ise ‘demokrasiden taviz yok’ mesajı verdi.” Yeni Şafak gazetesi,…

Milliyetçiler neden bu kadar öfkeli?

Zor zamanlardayız. Türkiye’nin derdi bitmiyor diye üzülüyoruz ama dünyanın da derdi bitmiyor. Her coğrafya bir çekmece, her çekmecede bir tabanca var; ilk kim alacak da tetiği çekecek diye bekliyoruz. Bu bekleyiş tüm dünyayı geriyor. En çok da bizi, Türkleri… Kafasındaki bitleri yok etmek için saçlarını kazıtmış, çürükler yayılmasın diye dişlerini çektirmiş, eşini dostunu çoktan yitirmiş bir kürek mahkûmuyken, özgürlüğüne kavuştuktan sonra sağlığı düzelen, cebi biraz olsun para gören, uzak akrabalarını arayıp bulan vefalı bir eski zaman insanı gibiyiz. Bir şeyleri yoluna koymaya başlamışken, uzak geçmişin görkemli hayalinin verdiği heyecanla taş üstüne taş dizmeye çalışırken yeniden o kara gemide zincire vurularak kürek çekme ihtimali bizi ürkütüyor. Bu içgüdüsel korku, bu gerginlik, bu belirsiz bekleyiş sinirlerimizi zorluyor. Vatanını biraz olsun seven kim varsa barut fıçısı gibi bugünlerde. Bir güzellik yarışmasının adayları ya da pek tanınmayan bir din adamının saçma sözleri bile bizi birbirimize düşürebiliyor. Kardeş kardeşin kalbini kırarken iki saniye durup düşünmüyor;…

Kutup yıldızına sarılmak

Genellikle Anadolu türkülerinde ve halk şiirinde karşımıza çıkan “Kervankıran” kelimesinin anlamı şöyle geçer sözlüklerde: “Sabahleyin çok parlak göründüğü ve kervancıları yanılttığı için Zühre gezegenine verilen isim; Çoban Yıldızı, Çulpan, Venüs.” Kelimenin ortaya çıkışına dair rivayetler arasında en meşhuru şudur: Anadolu’da konaklayan bir kervanın kervanbaşı olan delikanlı, aylardır görmediği için çok özlediği nişanlısına kavuşmak arzusuyla bir an önce köyüne varmak istediğinden kervanı gece vakti yola çıkarır. Venüs’ü kutup yıldızı zanneden genç kervanbaşı, yönünü ona bakarak saptar. Bu hata sebebiyle rotasından ayrılan kervan ağır bir fırtınaya yakalanıp zarar görür, kervanbaşı da ölür. Parlaklığından dolayı kervanbaşını yanılttığı için de bu yıldıza Kervankıran adı verilir. Yirminci asrın başından itibaren giderek yaygınlaşan “Yalnızca Kuran’ı rehber edinme, onun dışındaki olguları/kaynakları güvenilir olmadıkları için dışlama” anlayışı, tâbi olunan kimi zatlara Hz. Peygamber (sav)’den daha fazla değer verme hatası ve Hz. Muhammed (sav)’i kalben sevip onun sünnetini dikkate almama gibi gafletler bana Kervankıran efsanesini hatırlatıyor. Peygamber Efendimiz (sav)’i…

Türklerin görünmez kahramanları

Superman, vücudunu saran mavi lateks bir elbisenin üzerine kırmızı don ve pelerin giyer. Jetlerden hızlı uçabilmesine, kurşun geçirmemesine, bir binayı bile yerinden oynatabilmesine rağmen “görünür” olmak için bu berbat kıyafete mecburdur. Batman ve Spider Man’de de aynıdır durum: Birisi şövalye zırhına benzeyen pelerinli siyah bir koruyucu elbise giyip yarasa maskesi takar; diğeri de Superman’e benzer biçimde kafası da dâhil olmak üzere tüm vücudunu yüz kısmı örümceğe benzeyen esnek bir kıyafetle sarar. Captain America’dan Iron Man’e, Daredevil’den The Flash’a Amerikan kültürünün yarattığı hemen her kurgu kahramanda durum böyledir: Hem gerçek kimliğini kötü adamlardan gizlemek hem de kahraman kimliğini vurgulamak için dikkat çekici, parlak, abartılı hatta çirkin kıyafetlere bürünürler. Bunda elbette çizgi roman kültürünün dinamikleri de etkilidir; ancak nihayetinde o kültürü oluşturan zihin, yaşadığı toplumun karakterinden bağımsız değildir. Batılılar için kahramanlık sade, sıradan, gündelik olamaz; daima abartıya ve gösterişe muhtaçtır. Kara Murat, siyah pantolonu, beyaz gömleği ve belindeki kuşağıyla sıradan bir Osmanlı…

Her şey akıp gider bir katı hüzün kalır

“Abi kız çocuğu berekettir. Göreceksin bak, benim ilk üç erkek olmuştu, dört numara kız geldi. O sıpalardan sonra çok bir şey değişmedi ama kızım olunca var ya, evin her yerinden bereket fışkırır oldu.” İyi birine benzeyen ama geveze olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim taksici bunları anlatıyordu. Henüz bir günlük babaydım, ayaklarım yerden kesilmişti. Yine de tam olarak ne hissettiğimi anlayamıyordum. Hastaneden eve dönüyorduk; taksici konuşuyor da konuşuyordu. Çok şükür rızka, berekete, rahmete inanmayan biri olmadım hiç. Yine de taksici bunları anlatırken içimden şöyle geçirmiştim: Yahu anladık, kız çocuğu bereket demektir de eve girince bir çuval para bulacak değilim ya! Eve girince bir çuval para buldum. Heyecanlanmayın hemen, elbette mübalağa ediyorum. Kimse gizlice eve girip ortalığa para saçmamıştı. Ama daha kızımın doğduğu gün düzenli telifi olan birkaç yazı işi geldi. Ardından, yalnızca bir kanun değişikliğiyle hallolabilecek bir müşkülümüz o kanunun hiç beklenmeyecek bir zamanda değişmesiyle halloldu. Onun da ardından Gerçek Hayat el değiştirdi…

Sevmeseydik ölmezdik

Mürşitlerin, dervişlerin, evliyanın, imamların, pirlerin karış karış gezerek dualarla mayaladığı topraklarda yaşamasaydık… Bilecik’in, Bursa’nın, İstanbul’un, Manisa’nın dağına taşına asırlar sonra bile dimdik ayakta duracak çınarlar dikmeseydik… Mardin’in, Erzurum’un, Sivas’ın, Diyarbakır’ın, Konya’nın ulu mu ulu camilerinin her bir taşına güzellikler nakşetmeseydik… Ecdadın çeşmelerinden, dağların arasında kıvrıla süzüle akıp giden derelerden, nenelerimizin uzattığı bakır taslardan buz gibi soğuk sular içmeseydik… Âşık Veysel’den Kara Toprak’ı, Neşet Ertaş’tan Gönül Dağı’nı, Müzeyyen Senar’dan Ormancı’yı, Orhan Gencebay’dan Sevemedim Kara Gözlüm’ü dinlemeseydik… Adile Naşit’i Hafize Ana, Türkan Şoray’ı Asya, Sadri Alışık’ı Hüsnü, Münir Özkul’u Yaşar Usta, Cüneyt Arkın’ı Kara Murat rollerinde izlemeseydik… Cahit Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları’nı, Nazım Hikmet’in Davet’ini, Yahya Kemal’in Akıncılar’ını, Orhan Veli’nin İstanbul’u Dinliyorum’unu okumasaydık… Refik Halid’in anılarında, Kemal Tahir’in romanlarında, Mustafa Kutlu’nun öykülerinde annesinin elini bırakmış küçük bir çocuk gibi kaybolmasaydık… İlhan Mansız 2002’de Senegal’i elememizi sağlayan golü attığında konu komşu sevinçten deliye dönerek havalara zıplamasaydık… Eminönü’nden, Beşiktaş’tan, Üsküdar’dan, Kadıköy’den her vapura binişimizde ardımız…

Orası Mescid-i Aksa değil gerizekâlı!

İsimlendirene kadar canımı çok sıkan, ancak adını koyup ete kemiğe büründürdükten sonra rahatladığım bir mesele var: Hassasiyet budalalığı. Sosyal medyanın zift gibi yapışan tuhaflıklarından biri. Sözlerinizin manasını ya da amacını değil, içeriğini dert edinip durduk yere canınızı sıkmaya yemin etmiş bir güruh tarafından yaşatılıyor. Edep, üslup hak getire. Çoğu kez, ayar verme aşkına kurban edilmiş bir iyi niyet bile göremiyorsunuz ortada; suratınıza çarpan tek şey, saf kibirle harmanlanmış şımarıklık oluyor. Şöyle bir cümle kurmuş olalım Twitter’da: “İnsanın tanrı inancına sahip olmaması, onun ahlaksız biri olduğu anlamına gelmez”. Ahlakın yalnızca inançtan kaynaklı olmadığı iddiası taşıyan bu yargı tartışılabilir, ki sıkça tartışılıyor da zaten. Ancak bir “hassasiyet budalası” için burada en önemli sorun, cümlede “tanrı” sözcüğünün kullanılmış olmasıdır. Çünkü, “Bizim inancımızda tanrı yoktur, Allah vardır, bu tabiri Hristiyanlar kullanır”. Bu durumda tanrı kelimesini bir kavram olarak kullandığınızı, bunun Türkçe bir kelime olduğunu, İngilizcede “God”, Fransızcada “Dieu”, İtalyancada “Dio” şeklinde ifade edildiğini, Hristiyanların…

Bir ‘adam’ öldüğünde…

Gergin zamanlarda yaşıyoruz. Hem memleketin hem de dünyanın üzerinde, soluduğumuz havayı ağırlaştıran bir şeyler var. Sıradan iki insanın otobüs kuyruğundaki itişmesine bile her an bölgesel bir savaşa yol açacakmış endişesiyle bakıyoruz. Bir madende gaz, bir fay hattında enerji birikir gibi stres birikiyor hayatımızda. Bu zamanlar tüm dini, ideolojik, kültürel farklılıklarımıza rağmen hâlâ sorunsuzca buluşabildiğimiz ortak alanları da etkiliyor artık. Ölüm gibi. Dijital çağın herkese sesini duyurma imkânı vermesi, başımızı önümüze eğip susmamız gereken zamanlarda bile korkunç bir gürültü çıkarıyor açığa. Ölen bir insana rahmet dilemek dahi başınıza iş açabiliyor. Acaba o kişinin bilmem kaç sene önce söylediği şu cümleden haberin var mıydı? Bunu söyleyen birine rahmet dileyerek yaptığın eşekliğin farkında mıydın? Senin gibi birinin daha sorumlu davranması gerekmez miydi? Evet, ölüm kimseyi susturmuyor artık, aksine coşturduğu bile oluyor. “Karşı mahallenin” bir mensubu öldüğünde kılıçlar çekiliyor; “oh olsun”lar, “zaten şerefsizdi”ler havada uçuşuyor. Polis öldüğünde sevinenler, mülteci öldüğünde siyasi hasımlarını suçlayanlar, çocuk…