İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

reftar

Sana çirkin demişler

Babam anlatmıştı: Vakit, 12 Eylül darbesinin biraz sonrası, Özal devrinin az evveli, 1983. Ben üç yaşındayım, babam yirmi dört. Erkek kardeşim birkaç aylık henüz. Mekân, Beyoğlu’nda bir pasaj. Ümraniye’den minibüsle Üsküdar’a geçilmiş, oradan da vapurla Eminönü’ne. Üsküdar sahilindeki bayiden bir Milliyet gazetesi almışlar üç arkadaş. Kirli sakallı, çatık kaşların karanlık bakışını derinleştirdiği bir adam yanlarına gelip “Hayırdır gençler” demiş, “Niye bu gazeteyi aldınız?” Babam ters bir duruma imkân vermeden cevaplamış: “Usta biz Trabzonsporluyuz, hakkımızda en çok haberi Milliyet veriyor.” Eminönü’nden dolmuşa atlayıp Taksim’e geçmişler. Ceplerinde bir yemek, bir de dönüş yolu parası var; maaş almamışlar henüz. İstiklal’de dolaşırken bir yerlerden İbrahim Tatlıses çalınmış kulaklarına. Lakin şarkı yeni, daha önce duymamışlar. Sesin geldiği pasaja koşmuşlar hemen. İçerideki kasetçinin hoparlöründen İbo’nun tarifsiz sesi yükselmiş: “Sarışınsın sarısın güzel / Sen bir selvi dalısın / Sana çirkin demişler güzel / Sen gönlümün varısın” Vitrine bakmışlar, yeni kaset: “Yalan”. Ama cepte para yok. “O zamanlarda”…

Gör beni ey okur!

Kalemiyle var olan, ekmeğini yazıdan çıkaran her edebiyat ehlinin en büyük hayallerinden biridir bir gün kendi dergisini çıkarmak. Tam da bu yüzden oldukça bereketli bir dergicilik dünyamız var. Yöresel yemeklerden çocuk edebiyatına, sosyolojiden fotoğrafçılığa, şiirden tarihe onlarca farklı alanda yüzlerce dergi çıkıyor Türkiye’de. Kimisi imkânsızlıklara ancak birkaç sayı dayanıyor, kimisi malzemesini tüketince kendiliğinden sahneden iniyor ama birçoğu uzun zaman bu hareketli dünyaya rengini, duygusunu, enerjisini katıyor. Gündelik yaşamın giderek dijitalleşmesine inat canlılığı ve çeşitliliği büyüyen dergicilik dünyasının bir bölümünde ise tuhaf bir “aynılaşma” var. Özellikle kültür-edebiyat dergiciliğinde görünen bu durumu şöyle tarif edeyim: Dört tane dergimiz ve bu dergileri çıkaran dört tanınmış edebiyatçımız olsun. Birbirinden farklı karakterdeki bu dört edebiyatçıya Mehmet, Selim, Hasan ve Zeynep diyelim. Normalde bu dört derginin bir rekabet içinde olmasını, hatta yeri geldiğinde sert tartışmalara girmesini beklersiniz değil mi? O iş öyle olmuyor işte. Aksine, bu dört isim sanki aynı odada uzun süre tiner solumuş gibi…

Bir gün bir kitap okudum

Hayat meşgalesi içinde kitabın, okumanın, yazmanın neredeyse hiç görülmediği bir Anadolu ailesinde büyüdüğüm için, bir gün bu büyülü dünyayla tanıştığımda ne yapacağımı bilemedim. Kitapların dünyasında ilk adımlarımı atarken acemilikle heves, bilgisizlikle iştah aynı anda ruhumu ele geçirmişti; zifiri karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken sağa sola çarpıp eşyaları deviren biri gibiydim. Okuma arzusuyla yanıp tutuşuyordum ama hem ne okuyacağıma dair fikrim yoktu, hem de beş yüz yıl yaşasam ve hiç durmadan okusam bile bitiremeyeceğim kadar çok kitap vardı. Bu konuda danışabileceğim yahut heyecanımı görüp yol gösterecek kimseler yoktu etrafımda. Korku-gerilim romanlarıyla ağır felsefe metinleri, berbat çevirili Fransız klasikleriyle İngiliz polisiyeleri, ünlü rock gruplarının kariyerini anlatan kitapçıklarla Rus edebiyatının devleri aynı anda girmişti hayatıma. Haftalarca çölde hayatta kalma mücadelesi verdikten sonra önüne sofra serilen bir adam nasıl yemek yerse ben de öyle okuyordum; herhangi bir sıra gözetmeden ve ağzımı burnumu yediğime bulaştırarak. İçinde bulunduğum haleti ruhiye, okuduklarımdan haddinden fazla etkilenmeme sebep…

Yalan söylüyorsun

Hepimiz az ya da çok yalancıyız, kimse inkâr etmesin. İnsan, doğası gereği bazı gerçekleri saklamaya, bazılarını da değiştirmeye çalışmaya meyyaldir. Çoğu yalanın ardında iyi niyet vardır; işleri ancak bu şekilde yoluna koyacağımızı düşünür, gerçeğin açığa çıkmasının felaket doğuracağına inandırırız kendimizi. Bazen haklıyızdır da bunda; çünkü yalan her zaman kendi irademizle ortaya çıkmaz, etrafımızda hatta en yakınımızda bizi ona mecbur kılacak insanlar bulunabilir. Böyle durumlarda yalan, “ortak” bir çalışmanın ürünü olarak iyileştirici bir etki bile gösterebilir. Ahlaki kurallar her ne kadar yalanı toplumsal bir olgu kabul ederek bazı yaptırımlar belirlese de gerçekçi bir bakış açısı takındığımızda meselenin “bireysel” de olduğunu ve en çok kendimize yalan söylediğimizi görürüz. Yalan ve gerçek aynı anda ortada olduğu için normalde paradoks oluşturması gereken bu durumun insanın en büyük alışkanlıklarından biri haline gelmesi gerçek bir mucize benim için. Hepimiz, kendimizi bir başkasının asla erişemeyeceği bir netlikle tanırız, buna şüphe yok. Yine de o netliği bilerek bozmaktan…

Sana soracaklar

Bir gün çok yaşlanacaksın, eğer güzel bir ömür geçirdiysen insanlar etrafını saracak, ve senden şunun cevabını isteyecekler: Bu hayatta en çok pişmanlık duyduğun şey neydi? Onlara de ki: Bir gün bir yolun kenarında aylak aylak duruyordum. Mevsimlerden yazdı. On yedi yaşındaydım ve caddeden tek tük geçen arabalara bakıyor, kim bilir hangi saçma hayallere dalıyordum. İnsan on yedi yaşında aptaldır, ama o kadar da aptal değildir; yüreğini saran heyecanların hangisinin peşinden gideceğini az çok bilir. Bense hangisinin peşinden gitmeyeceğimi biliyordum. Gözlerim, belki aniden yerden bir yolcu biter de iki lira fazla kazanırım umuduyla aheste seyreden bir minibüsü takip ederken gördü onu. Benim yaşlarımda güzel bir kızdı, ama o kadar da güzel değildi. Benim kadar dalgın olduğuna emindim. Çünkü tam önümden geçerken, aramızda iki metre ya var ya yoktu, huzurevinde yatağını yadırgayan huzursuz bir ihtiyar gibi yerinden fırlamış parke taşına takılıp yüzükoyun yere kapaklandı. Eğer orada olmasam büyük ihtimalle ağlayacaktı. Ama ağlamadı.…

Otoritemi sarsıyorsun Kudüs!

2003 İsveç-Danimarka ortak yapımı, çok sevdiğim bir film var: Ondskan. Şiddet eğilimli otoriter bir üvey babanın zulmü altında büyüyen, sonrasında disipliniyle meşhur köklü bir yatılı okula gönderilen Erik’in hikâyesini anlatıyor. Erik, kaskatı bir sistemin, başkanların, efendilerin olduğu bu okulda düzene başkaldırır. Daha doğrusu düzen adı altında sergilenen zorbalıklara karşı koyar, kendini de zulme uğrayan diğer öğrencileri de savunur. Öğrenci Birliği Başkanı olan, okuldaki “cezalandırma sitemini” yürüten, dolayısıyla kurulu düzenin devamından sorumlu Otto, Erik’in günden güne sertleşen isyanını bastırmaya çalışsa da başarılı olamaz, bu yüzden de psikolojisi bozulmaya başlar. Hikâyenin sonuna doğru Otto artık çaresizdir. Erik’in kendisini sıkıştırdığı ormanlık alanda, “Senin benimle derdin ne?” sorusuna ağlayarak şu karşılığı verir: “Neden otoritemi sarsıyorsun?” ABD Başkanı Trump’ın, Müslümanların gözbebeği Kudüs’ü paşa keyfine göre “İsrail’in başkenti” ilan etmesi bana bu sahneyi hatırlattı. Kim ne derse desin, tüm parçalanmışlığına ve zayıflığına rağmen, Kudüs’ün şahsında ve Türkiye’nin öncülüğünde “otoriteye” kafa tutan bir İslam toplumu var. Bu,…

Diyagonal İlerlemeci Yüksek Astrofizik ve Nörobilişsel Etkileşimler Topluluğu

“Robotumuz yok kardeşim robotumuz, millet neler yapıyor öyle ya, mahvolduk robotsuzluktan, iki tane yapay zekâlı bilgisayar yapmaktan aciziz, böyle olmaz.” İbrahim Tatlıses’in oynadığı bir filmdeki meşhur “Ben çocuğuma flüt alamayacak mıyım, kaç para ulan bir flüt!” isyanını hatırlatan bu sözleri hemen her gün görmekten, okumaktan, duymaktan usandım artık. Dünyada sadece birkaç ülkenin sahip olduğu teknolojik üstünlüğü Türkiye’nin “geriliğinin” nişanesi sayarak girişilen dolaylı muhalefet çabaları kabak tadı vermeye başladı. Kaldı ki bu alanlarda körebe de oynamıyoruz; bir ABD ya da Japonya seviyesinde değilsek bile yatırımlarımız var, ciddi bir gayret söz konusu. Amatörce bir heves ve kısıtlı bilgiyle hurdadan topladığı malzemelerden “icadını” yaratan birkaç saf Anadolu insanının çabasıyla dalga geçmek bu gerçeği gizlemiyor. Teknolojide, uzay bilimlerinde bir dünya devi değiliz elbette. Futbolda ve akademide olmadığımız gibi. Yine de kimse futboldaki perişan halimize bakıp memleketin geleceğine dair karamsar tablolar çizmiyor. Hâlbuki robot öyle değil, o bizim tek geleceğimiz. İşimizi gücümüzü bırakıp robot yapmalıyız,…

Ağlayan beceriksizler çağı

Aylardan beri ne yana baksam ağlayan birilerini görüyorum. Gözyaşı döken değil, derdini abartılı biçimde oflayıp puflayarak anlatan, sızlanan, sürekli şikâyet eden anlamında. İşini gerektiği gibi yapmayan, mesleğinin şartlarını yerine getirmeyen, müşterisine, okuruna, öğrencisine saygı duymayan kim varsa, kendisinin boş bıraktığı yeri layıkıyla dolduranları engellemek için yırtınıyor; kamuoyu oluşturmak için lobi faaliyetleri yürütüyor. Nereden başlayayım… Turizmciler mesela. Yabancı bir online rezervasyon sistemi kıyıda köşede kalmış, reklam gücü olmayan ama işini iyi yapan, fiyatlarını şişirmeyen butik oteller başta olmak üzere birçok turistik işletmeye geniş kitlelere ulaşma imkânı sağlayınca, kötü hizmeti yüksek meblağlara satmaya alışmış “kodaman” acenteler kıyameti kopardı. Kendi hizmetlerini iyileştirmek yerine, 2 liralık çorbayı 10 liraya satmaktan, 5 Euro değerindeki tekne turuna 30 Euro değer biçmekten vazgeçmek yerine bu sisteme saldırmaya başladılar. Aylarca siyasilere baskı yaptılar, gazetelere haber yaptırdılar, mahkemelere başvurdular. Ve bunca ağlamanın neticesinde sisteme erişimi yasaklattılar. Bu göz yaşartıcı mücadeleyi müşteriye daha iyi hizmet sunmak için de vermek akıllarına…

Kerkük’ü niye seviyoruz, Musul neden bizimdir?

Falih Rıfkı Atay, burnumun direği sızlamadan okuyamadığım büyük eseri Zeytindağı’nda bir hikâye anlatır; Mülazım Osman Bey’in hikâyesi. Osman Bey, bir topçu subayıdır. İmparatorluğun son güç kırıntılarıyla savunmaya çalıştığı Arap topraklarında, Arap aşiretlerinden birine gönderilen toptan sorumludur. Bu aşiret, yaklaşık 100 kişiyle sefer halindeyken 30 kişilik bir grubun saldırısına uğrar. Üstün durumda olmalarına rağmen dağılmaya, kaçışmaya başlarlar. Osman Bey’e de “Kaç, kurtar canını!” diye bağırırlar. Osman Bey, “Bu top benim namusumdur, bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz?” diye karşılık verir. Fakat aşiret onu çoktan geride bırakmıştır. Osman Bey, Araplar üzerine gelirken sarılarak topuna siper olur ve oracıkta parçalanarak şehit edilir. Falih Rıfkı, hikâyeyi şöyle bitirir: “Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız mezarından başka bir şey kalmadı. Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 333 senesi Haziran’ının üçüncü günü ölüp gitmiştir.” Modern düşüncenin kalıplarına sıkışmış birisine bu hikâyeyi anlatırsanız, size…

Algı operasyonları, gizli haritalar, komplolar ve şifreler

2013’ün Haziran ayında, Gezi Parkı olayları hâlâ sürerken Gerçek Hayat dergisi için bir akademisyenle röportaj yapmıştım. Konuşmamız bittikten sonra, o günlerde alttan alta konuşulan ama kimsenin yüksek sesle dillendirmediği bir soruyu “off the record” olarak sormuştum: “Hocam, Gezi Olaylarının başlangıcında ve büyümesinde Gülen Cemaati’ne bağlı polislerin de parmağı olduğu, çadırları onların yaktığı, bu yapının kendi amaçları uğruna bilerek kargaşa çıkardığı gibi şeyler konuşuluyor; siz ne düşünüyorsunuz?” Kendisi şöyle yanıt vermişti: “Toplumun iç dinamiklerinden kaynaklanan meseleleri bu tarz söylentiler üzerinden değerlendirmek, komplo teorileri üretmek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Hem Gülen Cemaati durduk yere niye böyle bir işe kalkışsın ki?” Yalnızca beş ay sonra, 17-25 Aralık tarihlerinde FETÖ tüm Türkiye’yi birbirine katacak operasyonlarını gerçekleştirdi. * * * “Mısır, devrimden sonraki en kritik gününü yaşadı. Cumhurbaşkanı Mursi’yi göreve gelişinin yıldönümünde ‘darbe’ sloganlarıyla yıkmak isteyen muhalifler, Tahrir’de toplandı. Büyük kentlerde meydanları dolduran Mursi taraftarları ise ‘demokrasiden taviz yok’ mesajı verdi.” Yeni Şafak gazetesi,…