İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Otoritemi sarsıyorsun Kudüs!

2003 İsveç-Danimarka ortak yapımı, çok sevdiğim bir film var: Ondskan. Şiddet eğilimli otoriter bir üvey babanın zulmü altında büyüyen, sonrasında disipliniyle meşhur köklü bir yatılı okula gönderilen Erik’in hikâyesini anlatıyor. Erik, kaskatı bir sistemin, başkanların, efendilerin olduğu bu okulda düzene başkaldırır. Daha doğrusu düzen adı altında sergilenen zorbalıklara karşı koyar, kendini de zulme uğrayan diğer öğrencileri de savunur. Öğrenci Birliği Başkanı olan, okuldaki “cezalandırma sitemini” yürüten, dolayısıyla kurulu düzenin devamından sorumlu Otto, Erik’in günden güne sertleşen isyanını bastırmaya çalışsa da başarılı olamaz, bu yüzden de psikolojisi bozulmaya başlar. Hikâyenin sonuna doğru Otto artık çaresizdir. Erik’in kendisini sıkıştırdığı ormanlık alanda, “Senin benimle derdin ne?” sorusuna ağlayarak şu karşılığı verir: “Neden otoritemi sarsıyorsun?”

ABD Başkanı Trump’ın, Müslümanların gözbebeği Kudüs’ü paşa keyfine göre “İsrail’in başkenti” ilan etmesi bana bu sahneyi hatırlattı. Kim ne derse desin, tüm parçalanmışlığına ve zayıflığına rağmen, Kudüs’ün şahsında ve Türkiye’nin öncülüğünde “otoriteye” kafa tutan bir İslam toplumu var. Bu, Batı’yı fena halde rahatsız ediyor. Psikopat jiletçiler gibi sürekli bir isyan halinde “Batı çok ileride abi, bizse bitik durumdayız” demeden günü geçmeyenlerin zannettiğinin aksine büyüyoruz, uyanıyoruz, silkiniyoruz. Yolun daha çok başındayız evet, daha kırk fırın ekmek yememiz lazım doğru. Ama buna rağmen iddiamızdan, öfkemizden vazgeçmememiz, görkemli mazimizi hatırlayarak geleceğe dair hayaller kurmamız, planlar yapmamız şaşkınlıkla karşılanıyor.

Türkiye ayağa kalkıyor, bu açık bir gerçek. Müslümanlar sırtlarında kırılan bilek kalınlığında odunların yarattığı sızıdan kurtuluyor, birbiriyle iletişim kuruyor, konuşuyor. Yükselen memnuniyetsizliğimiz, sonu gelmeyen tartışmalarımız bile bu canlanışın emareleri aslında. Kukla liderler kimseyi aldatmasın, İslam dünyasının kendini göstermeyen çoğunluğu Batı karşısında daha diri, daha uyanık artık. Yaşanan tüm güncel gelişmeler bu tabloyu tersyüz etmek için: Katar Krizi, Yemen İç Savaşı, Suudi Arabistan’daki siyaset oyunları, Irak referandumu, PKK’ya silah desteği ve son Kudüs hamlesi… Bunlar yalnızca yakınımızdaki gelişmeler; Asya’daki, Afrika’daki İslam ülkelerinde de benzer tezgâhlar kuruldu, aynı oyunlar oralarda da oynanıyor. En çok da Türkiye hedefte; Gezi Parkı ile başlayan süreç Zarrab Davası ile devam ediyor, numaraları, oyunları bitecek gibi değil. Ama bir şey var: Türkiye hem bu yumrukları savuşturuyor, hem de yumrukların geldiği yere doğru parmağını sallayıp “Bir gün o çirkin suratını dağıtacak kadar yaklaşacağım yanına” diye tehdit savuruyor. Çünkü onların tecrübe kaynağı olan yaşlılık, bizim toyluğumuzun sebebi olan gençlik karşısında kaybetmeye mahkûm.

Batı bu duruma alışamadı. Sürekli yeni çatışma alanları açarak bizi meşgul etmek, sinirlerimizle oynayıp hataya sürüklemek istiyor. Kudüs kararının amacı da budur. Bir ülke, bir başka ülkedeki büyükelçiliğinin hangi şehirde olacağını niye bir dünya meselesi yapsın ki yoksa? Belli ki o efsanevi “siyasi akıl” tıkandı ve ilkel güdülerin yönlendirmelerine açık hale geldi.

Etraftan sürekli duyuyorum: “Tüm bunlar olurken biz sadece tweet atıyoruz, Kudüs’ü yazı yazarak mı kurtaracağız?”. “Meydanlara çıkıp slogan atmak ne işimize yarayacak?”. “Bu iş öfkelenmekle olmuyor arkadaş.” Hiçbirine katılmıyorum, bu saçma eleştirilerin hiçbiri gerçekçi değil. Her şey ölür, varlığımızın teminatı olan bilinç ölmez. Bilinci yaratan yegâne şey de sözdür. Bu söz bazen şiir olur, bazen küfür olur, bazen slogan olur, bazen tweet olur, bazen nutuk olur. Bir füze yalnızca mesafeleri aşabilir, ancak söz zamana hükmeder, onun uçsuz bucaksız haritasında yolunu yitirmeden dolaşır, asırları aşıp muhatabına ulaşır. Bugün biz slogan atıyorsak, taş atıyorsak, henüz düşmanın tepesine bomba atacak kudrette olmayışımızdandır. Hiç kimse bu gerçeği ıskalamıyor, yalnızca “dengelerin değişeceği” o gün geldiğinde öfkesi diri, bilinci açık, kararlılığı net olsun istiyor. Belki kendisi göremez diye çocuğuna anlatıyor, “söz”ü sonraki kuşaklara taşıyor.

Sakın Trump’ı ya da başka herhangi bir Batılı lideri bu bilinçten habersiz sanmayın. Öyle olsaydı provokasyon amacıyla dahi tarih boyunca nefret ettikleri ve yok etmek için uğraştıkları bir topluluğun kadim arzularını tatmin edecek hareketler yapmazlardı. Allah’ın işine bakın ki “ortalık karışsın” diye attıkları her adım onları sona yaklaştırıyor, bizi değil.