İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Orası Mescid-i Aksa değil gerizekâlı!

İsimlendirene kadar canımı çok sıkan, ancak adını koyup ete kemiğe büründürdükten sonra rahatladığım bir mesele var: Hassasiyet budalalığı. Sosyal medyanın zift gibi yapışan tuhaflıklarından biri. Sözlerinizin manasını ya da amacını değil, içeriğini dert edinip durduk yere canınızı sıkmaya yemin etmiş bir güruh tarafından yaşatılıyor. Edep, üslup hak getire. Çoğu kez, ayar verme aşkına kurban edilmiş bir iyi niyet bile göremiyorsunuz ortada; suratınıza çarpan tek şey, saf kibirle harmanlanmış şımarıklık oluyor.

Şöyle bir cümle kurmuş olalım Twitter’da: “İnsanın tanrı inancına sahip olmaması, onun ahlaksız biri olduğu anlamına gelmez”. Ahlakın yalnızca inançtan kaynaklı olmadığı iddiası taşıyan bu yargı tartışılabilir, ki sıkça tartışılıyor da zaten. Ancak bir “hassasiyet budalası” için burada en önemli sorun, cümlede “tanrı” sözcüğünün kullanılmış olmasıdır. Çünkü, “Bizim inancımızda tanrı yoktur, Allah vardır, bu tabiri Hristiyanlar kullanır”. Bu durumda tanrı kelimesini bir kavram olarak kullandığınızı, bunun Türkçe bir kelime olduğunu, İngilizcede “God”, Fransızcada “Dieu”, İtalyancada “Dio” şeklinde ifade edildiğini, Hristiyanların bu alanda Türkçe kelimeler kullanmadığını anlatıp boşa kürek çekmeyin. Bu itirazı yapan birine “Sezai Karakoç’u çok sevdiğinizi görüyorum; kendisinin tanrı kelimesini en çok kullanan şairlerden biri olduğunu biliyor musunuz” diye sorduğumda işitmediğim küfür kalmamıştı. Tanrı demeyecek kadar Müslüman ama tanımadığı birine nedensizce sövecek kadar budala. “Allah” kurtarsın!

Emile Ajar’ın çok sevdiğim romanı Onca Yoksulluk Varken’de şöyle bir cümle geçer: “Hayatım boyunca bir zencinin neşesinin herhangi bir nedene bağlı olduğunu görmedim”. Bunu Facebook’ta bir arkadaşımın paylaştığı, 15-20 kişinin güldüğü, gülmeyen tek kişinin ise bir zenci olduğu fotoğrafın altına yorum olarak yazmış, sonunda da “Acaba zenci arkadaş neden gülmüyor” demiştim. Herkes çılgın gibi eğlenirken sadece bir kişinin hüzünle boşluğa bakması epey dikkatimi çekmişti. Fotoğrafta etiketlenenlerden mesaj yağmaya başladı. Bir kadın “Derhal bu ırkçı söylemi sil!” diye mesaj attı. Başkası olsa, “Bana emir kipiyle konuşma lan!” diye cevaplardı muhtemelen. Ama ben iyi niyetliydim ve “hassasiyet budalalığı” kavramını keşfetmeme daha çok vardı. Zenci kelimesinin Arapça “zenc”den (siyah) türediğini ve “siyah olan” anlamına geldiğini, dilimizde aşağılama amacıyla kullanılmadığını, onun yerine kullanılması teklif edilen “siyahi”nin de zaten Farsça olduğunu filan yazdım. Beş dakika sonra adamın biri “Sen benim kız arkadaşımla nasıl böyle konuşursun şerefsiz!” yazıp telefonumu istedi. Birine bile zor tahammül ettiğim budalalığın organize şekilde üstüme gelmesini kaldıramazdım, yorumumu silip ilgili kişileri engelleyerek ateş hattından uzaklaştım.

Kudüs’ü çok severim. Kudüs’ü çok seven arkadaşlarımı da çok severim. Bu arkadaşlarımın bilumum sosyal medya hesaplarında hep görürdüm, ne zaman biri o muhteşem sarı kubbenin fotoğrafını paylaşsa, muhakkak “Canım Mescid-i Aksa yazmışsın ama orası Kubbet-üs Sahra” diye uyaran birileri çıkardı. Bu kişilerin, altına “Paris” yazan Eyfel Kulesi fotoğraflarına itiraz ettiğini ya da merkezinde Kız Kulesi bulunan İstanbul posterlerine “Orası Üsküdar canım” yazdığını görmedim. Fakat sarı kubbenin adının Kubbet-üs Sahra olduğu bilgisine bir şekilde sahip olup onu satmak isteyen kim varsa fırsatı kaçırmıyor. O fırsatı verenlerden biri de ben oldum. Vaktiyle Twitter hesabımdan bir Kudüs fotoğrafları albümü paylaşmış, Mescid-i Aksa ile alakalı da bir-iki cümle yazmıştım. Beş dakika sonra gelen uyarı şuydu: “Orası Mescid-i Aksa değil gerizekâlı!” Sondaki hakareti görmezden gelip, “Peki neresi, Moskova mı?” diye sorduğumda, ilgili arkadaş bunun Yahudilerin bir tuzağı olduğundan filan bahsetmişti. Yahudi tuzaklarına kapılan şapşik Müslümanları gerizekâlı diye aşağılayarak ne elde edebileceğini sormak içimden gelmemişti.

7 Haziran 2015 seçimlerinden önceki milletvekili aday adaylığı sürecinde tuhaf, üzücü bir olayla karşılaşmıştım. Sanırım Yozgat’ta, bir milletvekili aday adayı “AK Parti” yerine sehven “AKP” dedi diye kameraların önünde il başkanından birkaç defa azar yemişti. Adamın yüzünden saf, temiz biri olduğu, sırf dili öyle alıştığı için “AKP” dediği çok belliydi. Ne var ki il başkanına göre bu “affedilemez” bir hataydı. O gün o kişinin adaylık şansını trajikomik biçimde yitirmesine değil, bir topluluk karşısında küçük düşürülmesine çok içerlemiş ve “mazereti geçerli bir hassasiyette başkasını üzme pahasına diretilmesini” de budalalık sınıfına dâhil etmiştim.

Bunlardan başka bir de eşcinsel hassasiyeti var ki evlere şenlik. İçinde eşcinsel geçen herhangi bir cümle kurduğunuzda radarlarıyla, antenleriyle, uydularıyla size dönen dev bir kitle, kurduğunuz cümleleri kafanızda patlatmak için hazırda bekliyor. Meseleyi muhakkak “yobazlığa” bağladıkları ve sizi potansiyel bir “paslı kılıçla kafa kesen İslamcı terörist” ilan ettikleri için diyaloğa girmekten özenle kaçınılması gereken bir grup bu. Cinsel tercihin sorgulanamazlığını motto edinerek, bir dogmayı bir başka dogma kurarak yıkmaya çalışmak gibi kendilerinin de farkında olmadığı bir çelişkisi var bu budalaların. Onlara da yaklaşmayın.

Hassasiyeti bir savunma mekanizması olmaktan çıkarıp saldırı aracına dönüştüren herkes budaladır. “Kardeşim ‘yaratıcı yönetmen’ demişsin ama yaratmak sadece Allah’a mahsustur” diyen birisi sadece sizden daha hassas bir Müslüman olduğunu ispatlama derdindedir. Akıl ve ruh sağlığınız için böyle kimselere cevap vermeyin. Bu satırların sahibinin derin bir sabır kuşanarak giriştiği “ama kardeşim o iş öyle değil” mücadelelerinin hepsinden ağır yaralı olarak çıktığını hatırlatır; iyi niyetle girişeceğiniz böyle bir eylemin sonunda sinirden yüzünüzü tırnaklayacağınızı temin ederim.