İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ne çaydan geçerim ne artistlikten!

Bir soru: Bindiğimiz arabayı yalnızca bir yerden bir yere ulaşmak için mi, yoksa “kente egemen olmak” için mi satın alırız? Bir soru daha: Sosyal medyada “Nutella’sız bir hayat mı? Aman tanrım! Dalga geçmeyin benimle!” yazan genç, neden parasını ödeyerek satın aldığı bir ürünü herkesten çok yüceltmek için bir delice yarışır?

Kapitalizmin insanlığın sırtına yüklediği ve muhtemelen asırlar boyunca daha yükleyeceği dertleri az çok biliyoruz. Bu düzenin yarattığı “reklamcılık” silahıyla yönlendirilen zihinlerimizin arınması da kısa vadede bir hayal gibi görünüyor. Ama insan yine de konuşmadan, hiç değilse şikâyet ederek bile bu düzene bir itiraz getirmeden duramıyor.

Denklem basit: Kapitalizm tüketime muhtaçtır, tüketim müşteri eliyle gerçekleşir, haliyle herkes potansiyel bir tüketici olmalıdır. Peki, bir insanın hayatını idame ettirebilmesi için gereken şeyler kapital düzeni ayakta tutacak tüketim döngüsünü sağlayabilir mi? Asla… O halde insan daima daha fazla ihtiyaç duymalıdır. Toplumun yaşam standartları yukarı çekilmeli ve oltadaki havucu kovalayan eşek misali kovaladığı şeyi yakalamasına imkân verilmemelidir. Kapital düzen bunu yaparken pek zorlanmaz, çünkü insan doğası hâlihazırda buna teşnedir. Düzenin tepesinde oturanlar sadece “ganimeti bölüştürmekle” uğraşır: Kim ne yiyecek, hangi arabaya binip hangi sigarayı içecek, nereden giyinecek, evini hangi siteden satın alacak…

Vücudunun kafeine, haliyle kahveye ne miktarda ihtiyacı var bilmiyorum. Ama şu çok net: Hiç kahve içmeden yüz yıl yaşayan insanlar var dünyada. Demek ki kahve bir “temel tüketim maddesi” değil. İçmezsek ölmeyiz. Hatta kahvenin yarardan çok zarar verdiği durumlar var. O halde kim, nasıl kahve satacak bize? Tabii ki reklamcılar satacak. Fakat reklamcılar size kahve değil “marka”, “prestij” satacak. Kahve yerine “Nescafe” içeceksin; evde değil “Starbucks”da içeceksin; kıyıdaki masalarda oturarak değil, üzerinde isminin yazılı olduğu karton bardaklarda yürüyerek içeceksin!

Çikolata mesela… Kim sevmez ki çikolatayı? Reklamcının işi bu konuda kahveden daha kolaydır. Çünkü hedef kitle daha geniştir. Hemen herkesin alım gücü dâhilinde olduğu için de belli bir aralığa hitap etme zorunluluğu yoktur. Ne olsa satar. Ama bazı şeylere bağımlılık geliştirmek gerek; çünkü düzen senin kalkıp çikolatayı Ali Muhiddin Hacı Bekir’den ya da Beyoğlu’ndaki büfelerden değil, Nutella’dan, Godiva’dan almanı ister. Bunun için de sana çikolata değil “imaj” satar. Ekşi Sözlüğe (ya da benzer herhangi bir platforma) girin bakın; Nutella, Browni İntense, Probis başlıklarından birini okuyun. Göreceğiniz manzara, “kimse onu benden daha çok sevemez” tavrıyla birbiriyle yarışan yüzlerce insanın elli kuruşluk çikolatayı/bisküviyi yere göğe sığdıramamasından başka şey olmayacak.

Böyle sayısız örnek vermek mümkün; bir kot pantolona yüzlerce lira bayılan da özelliklerinin yarısından çoğunu kullanmayacağı bir akıllı telefona yüzlerce dolar gömen de “imaj tutkusu” çizgisinde buluşuyor. Sistem, anında yapıştırılmaya hazır türlü etiketler üretip bunları aramızda paylaştırıyor. Sınıf atladıkça da yeni etiketler koyuyor önümüze, döngü asla şaşmıyor.

Meselenin, Müslümanlığı bir “dava kimliği” olarak öne çıkaranları ilgilendiren tarafı da var. Kapitalizmin bir şekilde etki alanı dışında kalan şeyleri anlamsızca yüceltmek biçiminde tezahür ediyor bu tuhaflık. Mesela çay. Dünya genelindeki tüketimi birkaç ülke haricinde yüksek olmadığı için sanırım, kapitalist düzen çaya o kadar da ilgi göstermiyor. Kola, alkol, kahve, meyve suyu, hatta su satmakla çok meşgul olan reklamcıların çayla ilişkisi sınırlı. Sebepleri hakkında az çok fikir yürütebiliriz ama değinmek istediğim nokta bu değil zaten. Şu: Çaya şiir yazan, onu hastalıklı bir bağımlılıkla yücelten yazarlarımız, çaysız yaşayamayacağını bağırıp çağıran görünürde akıllı başlı arkadaşlarımız var. Yaptığı şey Müslümanca bir refleksle şükretmek olsa gam değil, fakat oradan kendisine bir etiket çıkarıyor. “Var ya, filanca yazarın kolunu kes çayını kesme!” dedirtmekten hoşlanıyor mesela. Birini karşınıza alıp, “Peygamberler hurma için şiir mi yazdırtmıştı; halifeler, veliler zemzem suyuna sonu gelmez methiyeler düzmüş, şarkılar mı bestelemişti” diye sorsanız verecek cevapları yok. Ama bir elde kocaman tespih, öbür elde ince belli bardakla poz vermez çok tatlı. İnsan isterse günde yüz bardak çay içsin, kime ne bundan? Ama bunun edebiyatını yapmaktaki hamlığı, ucuzluğu fark etmek gerek.

Müslümanca hassasiyetlerimiz olsa da olmasa da her defasında şuraya gelip dayanıyoruz: Çok düşünüyoruz, çok hareket ediyoruz ama bu ikisi aynı anda yapamıyoruz! İnsan olmanın asgari gerekliliklerini yerine getirirken bile şov peşindeyiz. Esiri olduğumuz tutkuların zihnimizi nelerle meşgul ettiğini anlayamıyoruz. Sonra da bir reklamcı kalkıyor, “bu arabaya bin, şehre hâkim ol!” diyor. Hâlbuki daha boğazımıza bile hâkim olamıyoruz.