İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Milliyetçiler neden bu kadar öfkeli?

Zor zamanlardayız. Türkiye’nin derdi bitmiyor diye üzülüyoruz ama dünyanın da derdi bitmiyor. Her coğrafya bir çekmece, her çekmecede bir tabanca var; ilk kim alacak da tetiği çekecek diye bekliyoruz.

Bu bekleyiş tüm dünyayı geriyor. En çok da bizi, Türkleri… Kafasındaki bitleri yok etmek için saçlarını kazıtmış, çürükler yayılmasın diye dişlerini çektirmiş, eşini dostunu çoktan yitirmiş bir kürek mahkûmuyken, özgürlüğüne kavuştuktan sonra sağlığı düzelen, cebi biraz olsun para gören, uzak akrabalarını arayıp bulan vefalı bir eski zaman insanı gibiyiz. Bir şeyleri yoluna koymaya başlamışken, uzak geçmişin görkemli hayalinin verdiği heyecanla taş üstüne taş dizmeye çalışırken yeniden o kara gemide zincire vurularak kürek çekme ihtimali bizi ürkütüyor.

Bu içgüdüsel korku, bu gerginlik, bu belirsiz bekleyiş sinirlerimizi zorluyor. Vatanını biraz olsun seven kim varsa barut fıçısı gibi bugünlerde. Bir güzellik yarışmasının adayları ya da pek tanınmayan bir din adamının saçma sözleri bile bizi birbirimize düşürebiliyor. Kardeş kardeşin kalbini kırarken iki saniye durup düşünmüyor; ciğerlerimize hava değil elektrik soluyoruz. Ve bu ortamın en sinirlileri, en huysuzları “milliyetçiler” gibi görünüyor. (Hemen her ideolojideki kavram karışıklığı burada da söz konusu olduğu için milliyetçiliği en “sözlük” anlamıyla kullandığımı söylemeliyim. Detaya girersek “vatansever”den “faşist”e, “Türkçü”den “ırkçı”ya kadar olumlu-olumsuz bir sürü tasnif yapmam gerekecek ki bu bizi konumuzdan saptırır.)

Evet, milliyetçiler bugünlerde sinirli, iyi de niye? Tam olarak kime kızgınlar? Şımarıkça, kibirli, sebepsiz bir sinirden mi, yoksa vatan-millet derdinin karamsarlığıyla büyüyen hakiki bir öfkeden mi söz ediyoruz?

Son 10 yıla bakarsak, milliyetçilerin özellikle üç meselede (ki üçü de doğrudan devletin varlığıyla ilgiliydi) “derdini kimseye anlatamadığını” gördük: Gülen Cemaati (FETÖ), Ergenekon Davası ve Çözüm Süreci. Gülen Cemaati, kurduğu kocaman tiyatroyla milyonları kandırır ve hemen her siyasi/bürokratik/sosyal yapıya sızarken milliyetçilerin duvarına toslayıp durdu. FETÖ medyasının yıllar boyunca sayısız haberle milliyetçi camiayı hırpaladığını bilmeyenimiz yok. Ergenekon Davası sürecinde “elmalarla armutları karıştırmayın, çok sayıda vatansever insan iftiralarla, sahte delillerle hapse tıkılıyor, derin devlet ile devletin üstünde derin hesapları olanları birbirinden ayırın” diye kendini paralayan yine milliyetçilerdi. Çözüm Sürecinde de keza, “devlet Kürtlerin temel haklarını sağlamak isterken terörle mücadelede gevşek davranıyor, yarın bir gün bunun bedelini ağır ödeyebiliriz” diyenler onlardı.

Geçen zaman bu konularda milliyetçileri haklı çıkardı. Ve biz bu haklılığı anlamak için çok ağır bedeller ödedik. İşte 15 Temmuz, işte Halil Kantarcı’lar, işte Bayram Ali Öztürk Hoca’dan Muhsin Yazıcıoğlu’na hâlâ çözülememiş onca suikast, işte Kuddusi Okkır gibi hapishanelerde ölüme terk edilmiş, şerefi uğruna intihardan başka çaresi kalmamış onca masum insan, onca dağılmış aile, işte canlı bombalar, işte Aybüke öğretmenler, işte Fethi Sekin’ler… Peki tüm bunların sorumluları nerede? Zekeriya Öz’ler, Ekrem Dumanlı’lar, Duran Kalkan’lar, Adil Öksüz’ler, Cemil Bayık’lar nerede? Ya başından beri dışarıdaydılar ya bir yolunu bulup kaçtılar. Gayriresmi yöntemler kullanmadıkça hiçbirine ulaşacak, hiçbirini yargılayacak ve cezalandıracak durumda da değiliz. Dünyanın en tırıvırı ülkeleri bile hainleri saklarken Türkiye’den çekinmiyor, tüm diplomatik girişimleri üçkâğıtçı esnaflar gibi sudan bahanelerle püskürtüyorlar.

Milliyetçilerin hatalarını, yanlışlarını, eksikliklerini bilmiyor değilim. İçlerindeki kimi kafatasçı ve İslam sevmez unsurların fırsat bulmaları halinde ciddi toplumsal sorunlar oluşturacağını tahmin etmek de zor değil. Haklıyken haksız duruma düşme konusundaki maharetleri hepimizin malumu. İslamcıların, solcuların, Kemalistlerin ne gibi zaafları varsa onların da var, doğru. Bazılarının en gündelik konulardaki itirazları bile neredeyse bağırarak, kapı çerçeve kırarak dile getirmesi çoğumuzu rahatsız ediyor; “Keşke bu öfkeden bir an evvel kurtulsalar, daha sakin, daha diplomatik davransalar” diye geçiriyoruz içimizden, evet. Bunlara rağmen milliyetçilere -hiç değilse bu zamanda- kızma hakkımız olmadığına inanıyorum. Şehit babalarına dangalak denilen, Türk bayrağının birileri tarafından “siyasi simgeye dönüşüyor” bahanesiyle neredeyse dışlandığı, PKK bayraklarının sokaklarda özgürce dalgalanabildiği, Fethullah Gülen’e methiyeler düzülen köşe yazılarının yazıldığı, kendine İslamcı diyenlerin komşularımızın parçalanmasını savunduğu, Türkiye’ye gönülden bağlı Türkmenlerin kaderlerine terk edildiği dönemin sorumlusu onlar değiller çünkü.

Yine de kimseye “milliyetçileri yargılamayalım” demiyorum; hobi olarak gene yargılayalım. Ama hiç değilse ilk taşı günahsız olanımız atsın.