İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kuddusi Okkır ya da ‘bir gafletin anatomisi’

“Mart sonunda durumu fenalaşınca, nisanın ortalarına doğru Kuddusi’yi İstanbul’a gönderdiler. 3 hafta tutuklu hastayı aradık hastanelerde. En sonunda Bayrampaşa Cezaevi’ne gittik. Lütfettiler, içeri aldılar. Oğlumla ikinci müdürün odasına gittik. Adam bize ‘Görmek istediğinize emin misiniz’ diye sordu. Oğlum fırladı, ‘Biz her şartta babamı göreceğiz’ dedi. İkinci müdür telefon etti, ‘Tutukluyu hazırlayıp koridora getirin’ dedi. 10 dakika sonra koridora çıktık. Gördüğümüz manzara şuydu: Yerden bir karış yükseklikte ilkel bir sedyeyle getirmişler. Kafası kazınmış. Burnunda uyduruk bantlarla sarılmış bir sondaj var, nefes almasını sağlamak için. Bir sondaj da battaniyenin üzerinde idrar için. Parmağını oynatacak durumda değil. Şuuru kapalı… Ve bu haliyle tutuklu. Oğlum hemen eğildi sedyeye, ‘Babacığım, seni ancak bulduk, seni hiç bırakmayacağız’ diye ağlamaya başladı. O sırada cezaevi müdürleri de seyrediyorlar, hasta numara mı yapıyor diye… Hatta Bayrampaşa Cezaevi, Bakırköy’deki hastaneye gönderirken ‘Bunu şoklayın, numara yapıyor olabilir’ diyor.”

Ergenekon Davası sürecinin yaşandığı, polis operasyonlarından, bavullardan, Baransu’dan, Zekeriya Öz’den kafamızı kaldıramadığımız günlerde, Kuddusi Okkır diye bir adamın ismi düştü önümüze. “Örgütün gizli para kasası olan zengin iş adamı” denilerek apar topar içeri tıkılan, fakat tam olarak neyle suçlandığını kimsenin bilmediği Okkır’ın adını ilk defa duymuştuk. “Madem bu kadar önemli biriymiş, niye bugüne kadar ismi hiçbir yerde geçmemiş” sorusu zihnimizde şöyle bir yankılanmıştı ama acayip bir fırtınanın içindeydik, cevap için zahmet verip beklememiştik.

Kuddusi Okkır, sağlam girdiği cezaevinde kansere yakalandı. Hastalığın ağır bir türüyle FETÖ’cü doktorların, FETÖ’cü gardiyanların, FETÖ’cü polislerin ve FETÖ’cü savcıların nezaretinde boğuştu. Acılar içinde günden güne eriyen bu masum adama bir taze nefesi, eş şefkatini, yumuşak bir yatağı bile çok gördüler; medya haber alıp da kamuoyu baskısı oluşturmasın diye oradan oraya kaçırdılar, evladına haftalarca ölüm döşeğindeki babasını arattırdılar. Okkır, ailesine teslim edildiğinde bir deri bir kemik kalmıştı. Yalnızca hastalığın değil, uğradığı bu korkunç işkencenin de izlerini taşıyan yüzü tanınmaz haldeydi.

Kuddusi Okkır gibi niceleri daha vardı: İntihar eden subaylar, Üsteğmen Nazlıgül Daştanoğlu, Yarbay Ali Tatar, emekli Albay Ali Bergütay Varımlı; intihar süsü verilmiş bir cinayete kurban gittiğine inanılan Özel Harekât Daire Başkanı Behçet Oktay; vatanına milletine bağlı, dürüst, tertemiz polisler, askerler… Bir kısmı bildiklerinden dolayı, bir kısmı da FETÖ’cü asker ve polislerin önü açılsın diye öldürülmüş ya da kendini öldürecek derecede bunaltılmış onlarca isim; eşcinsel ilişki kurmaktan çocuk pornosu izlemeye, yabancı devletlere casusluk yapmaktan zimmetine para geçirmeye kadar sayısız iğrenç iftiraya maruz kaldı.

Birileri gözümüzün önünde yaşanan bu apaçık işkenceleri, hukuksuzlukları, iftiraları ve cinayetleri açığa çıkarmak için özgürlüğünü feda etti, hayatını tehlikeye attı. Yine de birçoğumuzu içine düştüğü gafletten uyandırmayı başaramadılar. Güçlü bahanelerimiz vardı evet, 28 Şubat’ın o zalimane militarist baskısıyla kuşatılmış haldeydik hâlâ. Partilerimiz kapatılmaya çalışılıyordu, Müslüman kimliğine karşı kara bir öfke büyütülüyordu ve biz bu çemberi yarmaya çalışıyorduk. Devletin içinde devlet adına hareket eden bağımsız çeteler, bu çetelere destek veren askerler, polisler, savcılar gerçekten de vardı evet. Bizi önümüze konan delillerin geçerliliğine ikna etmek için canhıraş çalışan medyaya safça inanıyorduk evet. Ama tüm bunlar, geride kalanlara ağır bir suçlama anlamı taşıyan intiharları sorgulamamıza engel değildi. Tüm bunlar, bugüne kadar hiçbir çetenin “ileride kullanırız” diye toprağa üç-beş silah gömmeyeceği gerçeğini fark etmemizi sağlamadı. Aradan çokça vakit geçip tertiplenen tezgâhlar bir bir açığa çıktığında da hayatı karartılan bu insanlardan gerçek bir özür dilemedik; mahcupça, suçlu psikolojisiyle başımızı eğmekle yetindik en fazla.

Bugünlerde, tüm bu belaları başımıza saran karanlık örgütün bir şekilde parçası olmuş üyelerinin “keyiflerine” şahitlik ediyoruz. Lider kadronun çoğu zaten yurtdışına kaçtı, yakın zamanda geri alabilecek miyiz meçhul. Korumalarla geziyor, şık kafelerde içeceklerini yudumlayıp Türkiye aleyhine İngilizce tweet atıyorlar. Kaçamayanlar ise ya cezaevinde “kral gibi” yaşıyor ya “uzun süre araç kullanamaz” raporuyla tahliye oluyor. Kimilerinin hangi sebeple gerçekleştiğini bilmediğimiz anlamsız tahliyelerini de sosyal medyada ortalığı ayağa kaldırarak durdurabiliyoruz ancak.

Şimdi gelin, kendinizi yazının girişinde sözlerine yer verdiğim Sabriye Okkır’ın yerine koyun; eşinizin, babanızın, çocuğunuzun veya kardeşinizin bir çetenin akıl almaz iftiralarına, karmaşık kumpaslarına direnirken hayatını kaybettiğini düşünün. Düşünün ki bu zalimce kumpasları kuranlar bir gün açığa çıkıyor, yakalanıyor ve içeri atılıyor. Biraz olsun içiniz soğuyor, en ağır cezayı alacakları günü bekliyorsunuz. Fakat bakıyorsunuz ki ölüm döşeğindeki eşinize temiz bir sedyeyi bile çok gören katiller jilet gibi takım elbiselerle, kilo almış, yanaklarına kan gelmiş halde çıkıyorlar mahkemeye. Bir bakıyorsunuz suçlarının delili olan 1 doları mahkeme heyetinden geri isteyecek kadar pervasızlaşmış, şımarmışlar. Bir bakıyorsunuz neredeyse “ayak serçe parmağında çıkan sivilcenin oluşturduğu hayati tehlike” raporuyla tahliye edilmek üzereler. Ne düşünürsünüz? Ne hissedersiniz?

Yüksek sesle olmasa dahi buna bir cevap vermek zorundayız. “Eğer 15 Temmuz yaşanmasaydı bu adi yaratıklara geçmişte yaptıklarından dolayı yine bu kadar öfkeli olacak mıydık” diye kendimize sormalıyız. Eğer “adalet” dediğimiz şey hukukun, mahkemelerin, kanunların ötesinde bir “duygu” ise, o duyguyu büyütecek çetin bir hesaplaşmaya mecburuz. Bu hesaplaşmanın sonunda, başta Sabriye Okkır olmak üzere kalbinde hüzün ve intikam birikmiş herkesten, herkesin önünde özür dilemek boynumuzun borcudur.