İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kerkük’ü niye seviyoruz, Musul neden bizimdir?

Falih Rıfkı Atay, burnumun direği sızlamadan okuyamadığım büyük eseri Zeytindağı’nda bir hikâye anlatır; Mülazım Osman Bey’in hikâyesi.

Osman Bey, bir topçu subayıdır. İmparatorluğun son güç kırıntılarıyla savunmaya çalıştığı Arap topraklarında, Arap aşiretlerinden birine gönderilen toptan sorumludur. Bu aşiret, yaklaşık 100 kişiyle sefer halindeyken 30 kişilik bir grubun saldırısına uğrar. Üstün durumda olmalarına rağmen dağılmaya, kaçışmaya başlarlar. Osman Bey’e de “Kaç, kurtar canını!” diye bağırırlar. Osman Bey, “Bu top benim namusumdur, bırakamam. Ne diye kaçıyorsunuz?” diye karşılık verir. Fakat aşiret onu çoktan geride bırakmıştır. Osman Bey, Araplar üzerine gelirken sarılarak topuna siper olur ve oracıkta parçalanarak şehit edilir. Falih Rıfkı, hikâyeyi şöyle bitirir: “Silahlar, toplar, altınlar, develer ve erzak, hepsini, hepsini verdik. Ve bütün seferden bize yine ve yalnız bir Türk çocuğunun isimsiz, nişansız mezarından başka bir şey kalmadı. Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman, 333 senesi Haziran’ının üçüncü günü ölüp gitmiştir.”

Modern düşüncenin kalıplarına sıkışmış birisine bu hikâyeyi anlatırsanız, size büyük ihtimalle Mülazım Osman Bey’in “pisi pisine öldüğünü” söyler. Bir top için değer mi hiç, bu kadar saflık olabilir mi? Hayır yani canından değerli mi arkadaşım? Öldün de iyi mi oldu hem, top yine onların eline geçti!

“Namus” kavramının anlamını daralta daralta sonunda hepten yok eden Batıcı zihnin, bir top için çöl ortasında canını veren Türk çocuğunu anlamasını beklemiyorum artık. Bir dönem bu hataya düşmüştüm, köklerinden bihaber değillerdir sanmış, mevzubahis vatan olursa gerisini teferruat sayarlar diye ummuştum. Şimdi anlıyorum ki yalnızca yanılmamışım; üzerimize bir fırtına gibi çöken tehlikenin de farkına varamamışım. Bir dönemin hızlı İslamcı abilerinin dahi “bırakınız bölsünler, bırakınız bölünsünler” diye yırtınması, yalnız benim değil, memleket ruhunu diri tutması gerekenlerin de gafil avlandığını gösteriyor.

Bugün, “Musul bizimdir! Kerkük bizimdir! Kudüs namusumuzdur!” dediğinizde, sayısız insan bön bön yüzünüze bakıyor. Bu idealin adi bir sömürü arzusundan, doyumsuz bir yayılmacılık iştahından kaynaklanmadığını, kökü asırlar öncesine dayanan bir tarih bilincinden, bir ülküden doğduğunu anlamıyorlar. Gaz için, petrol için, altın için dökülmedik kan, akıtılmadık gözyaşı bırakmayan dünya devletlerini sorun etmiyorlar da sınırlı gücüyle tarihin omuzlarına yüklediği sorumluluğu yerine getirmek için çırpınan kendi ülkelerine şaşırıyorlar. Başkalarının mezhep, ideoloji, para, askeri üs gördüğü yerde bizim neden yalnızca “namus” gördüğümüzü, petrolün de başka bir şeyin de umurumuzda olmadığını idrak edemiyorlar.

“Halkların kendi kaderini tayin hakkı” gibi liberal söylemlerin, o halkları başka halklardan koparma niyetiyle üretildiğini, “farklılığın özgürlüğü” gibi süslü ve içi boş sloganların tarih bilincimizi parçalamaya yönelik çekiç darbeleri olduğunu anlamak ve anlatmak zorundayız. Türklerin tarih sahnesine “yıkan” değil “yapan”, “bölen” değil “birleştiren”, “sömüren” değil “ihya eden” olarak çıktığını, mikro-ulus devletleri savunan zihnin hedefinde bu yapıcılığın, bu birleştiriciliğin yer aldığını zihinlere işlemek için bekleyecek tek bir dakikamız yok artık.

Balkanlarda, Kafkaslarda, Hicaz’da, Şam’da, Lübnan’da ve daha birçok yerde un bulamacı yiyerek, nemli topraktan su emerek dağları ve çölleri aşan, bir kurşun bile yemeden, bir kurşun bile sıkamadan can veren yüz binlerce Türk evladı bize ne anlatıyor? Annelerini, çocuklarını, eşlerini, sevgililerini arkasında bırakan, çoğunun gömülecek bir mezar bile bulamadığı bu çobanları, marangozları, terzileri, çiftçileri kor gibi çöllerde, buz gibi dağlarda, diken dolu patikalarda yürüten şey neydi? Osmanları, Mehmetleri, Yusufları, Muratları, Ömerleri basit bir tüfeği bile düşmana vermemek için şehadete götüren inanç nereden geliyor?

Bu soruların cevabı değil, bizzat kendisi önemli. Çünkü biz bu soruları sormayalım diye bin tane yazar yetiştirdiler, gazeteler açtılar. Bu sorular aklımıza bile gelmesin diye onlarca üniversite kurdular; ekolojiden, kenar mahalleden, feminizmden ve daha bir ton işe yaramaz sabun köpüğü kavramdan bahseden sayısız hoca yarattılar. Bu soruları sorarsak faşist, yobaz, ırkçı, bağnaz, cahil sayılalım diye bir sürü saçma sapan hukuk terimi ürettiler. Bu soruları sorduğumuzda kafamıza fırlatmak için, bizi konuştuğumuza pişman etmek için dünyanın en sinsi reklamcılarına göz yaşartıcı insan hikâyeleri hazırlattılar.

Şükür ki düşmanın bir saat gibi işleyen zekâsına ve derin gafletimize rağmen bugün hâlâ Kerkük derken, Üsküp derken, Kudüs derken gözlerinin içi parlayanlar var. Kim bilir kaç asır önce atalarımızın yaktığı ateşin yankısı yüzümüzden hâlâ silinmemiş şükür ki. Şükür ki zekâ ruhtan üstün değilmiş ve ruhumuz en zayıf anımızda bile bize dünyaya meydan okuyacak deli cesaretini veriyormuş.