İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İyi yazmak üzerine birkaç not

Yazı dünyasına uzak olduğum yıllarda bile zihnime takılıp duran bir konuydu “iyi” yazmak. Kendi adıma değil, yazar olduğunu iddia edenler adına. Bu takıntı hâli, Türkçenin temel kurallarından yoksun, özensiz, sallapati metinlerin etkisiyle zaman içinde birlikte giderek derinleşti. Zamanla kendimi bu işe o kadar adadım ki dükkân tabelalarından Facebook iletilerine, köşe yazılarından reklâm sms’lerine kadar hemen her şeyi zihnimde otomatikman düzeltmeye başladım. Bu da bir süre sonra canımı sıktı; çünkü sorun baş edemeyeceğim kadar büyüktü. Bu yüzden ben de yalnızca yazar sıfatı taşıyanlara ya da bir şekilde yazıyla mesaisi olanlara yoğunlaşmaya başladım.

Öncelikle şunu söyleyeyim, çok severek okuduklarımız da dâhil olmak üzere piyasadaki birçok köşe yazarı, gazeteci, metin/reklâm yazarı ve senaristin kaleminden çıkan işler teknik olarak oldukça sorunlu. Bu yazıda, okuru zaman zaman isyanın eşiğine getiren hatalardan en sık karşılaştıklarımı aktaracağım.

Basitlik

Henüz yolun başında olan, düşüncelerine güvenmeyen yazarların bilaistisna ortak hatası şu: Cümleleri uzatınca, zincirleme sıfat tamlamalarına, zarflara, akademik terminolojiye boğunca önemli bir şeyler söylemiş hissine kapılıyorlar. Hâlbuki bu, okuru sıkmaktan başka işe yaramaz. Yaşamın giderek hızlandığı bir dünyada hiçbir okur kendisini yavaşlatacak bu tip gereksizliklere yüz vermez. Dolayısıyla fikrinizi yansıtacak cümleleri mümkün olan en yalın halleriyle yazmak zorundasınız.

Bu alışkanlığı edinmek kolay değil. Sade bir cümle yazmak, yazarda alelade konulardan konuşuyor yahut ilköğretim öğrencilerine hitap ediyormuş hissiyatı uyandırır. Çoğu zaman istemsizce daha karmaşık cümleler kurmaya başlarsınız. Ne var ki asıl zorluk fikrinizi basit cümlelerle ifade edebilmektir. Albert Einstein’ın “Bir şeyi basitçe anlatamıyorsanız, konuyu tam olarak anlamamışsınız demektir” dediği söylenir. Fizik dünyası için bu ne derece doğrudur bilmiyorum ama yazarlar için temel bir gerçek olduğu muhakkak.

Bir örnekle devam edelim:

“Şu an her bakımdan hızla küreselleştirilen Batı kültürünün ayartıcı, baştan çıkarıcı, tüketici, düzleştirici, tek tipleştirici, diğer kültürleri ve ifade biçimlerini bastırıcı ve etkisiz hale getirici yürüyüşü, karşısında hiçbir esaslı direniş unsuru bırakmayıncaya kadar sürecek.”

Okur, tek başına bir paragraf oluşturan bu cümlenin öznesine (“Batı kültürünün yürüyüşü”) gelene kadar bir dolu engeli aşmak zorunda. Ayrıca “ayartıcı” ile “baştan çıkarıcı”, “düzleştirici” ile “tek tipleştirici”, “bastırıcı” ile “etkisiz hale getirici” gibi zaten aynı anlama gelen sıfatlar bir arada kullanılmış. Alıntıladığım kısımdan önce bahsedilmiş küreselleşme mevzuu da “Şu an her bakımdan hızla” gibi bir tamlamayla gereksiz yere uzatılmış. Yazının öncesi ve sonrasını da hesaba katarsak, bu cümlenin şu şekilde kurulması gerekiyor:

“Batı kültürünün bu ayartıcı, tüketici, düzleştirici ve diğer kültürleri etkisiz hale getirici küreselleşme yürüyüşü, karşısında hiçbir direniş kalmayıncaya kadar sürecek.”

Emin olun çoğu yazar arzu ettiği güçlü cümleleri ilk denemesinde kuramaz. İyi yazarların önümüze gelen metinlerinin ilk halleri ile son halleri arasında inanamayacağınız kadar çok fark vardır. Çünkü iyi yazarlar cümlelerine bakıp “Ne yazdım ama be!” diye gururlanmak yerine onlarla sürekli didişirler. Öyle ki birçok yazar defalarca elden geçirdikten sonra yayınladığı yazılarında/kitaplarında bile kendince “ölümcül” hatalar bulur.

Basitlik peşinde koşmanız gereken tek yerin cümle inşası olduğu söylenemez. Çoğu kez kelime tercihleri de okuma hızını yavaşlatan ya da okurun ilgisini uzaklaştıran unsurlar olabilir. Şairlerin kelimelere farklı anlamlar yüklemek için günlerce düşünmesi anlaşılabilir bir davranıştır. Ancak aynı arayışa düzyazıda girilemez. Düzyazıda asıl amaç okurun tahayyülünde imgeler oluşturmak değil, net fikirleri net biçimde ifade etmektir. “Usunu yitirmiş divane gibi süzülüp duruyor” ifadesi bir hikâyeye, romana ya da şiire çok yakışabilir, okura zevk verebilir. Fakat bir köşe yazısında bu cümle “Aklını kaçırmış gibi dolanıyor” biçiminde yazılmalıdır. Okurun bir anlığına “Us neydi, divane derken neyi kast ediyor” diye duraklaması, yazının devamını okumama yönünde bir kararla sonuçlanabilir.

Eğer cümlelerinizi kendi başınıza basitleştiremiyor, her bir kelimeyi yavrunuz gibi görüp onlara kıyamıyorsanız, yazılarınızı muhakkak güvendiğiniz birilerine okutun. İyi bir okur (ya da editör) sizin kusursuz zannettiğiniz birçok cümleyi rahatlıkla kesip biçecek, birçok yeri sizin yerinize çöpe atacaktır. “Bu cümleyi nasıl daha basit bir biçimde kurabilirim” sorusu zihninize kök salıncaya kadar kendinize güvenmeyin. Unutmayın, yazmak zor bir iştir ve basit yazmak bu zorluğun en üst derecesidir.

Süreklilik

Sanırım 3-4 sene evveldi, bir akşam Orhan Gencebay’ın konuk olduğu Beyaz Show’u izliyordum. Sohbetin bir yerinde bağlama çalması rica edildiğinde Gencebay, “3-4 aydır sazı elime almadım, bilmem çalabilir miyim” demişti. Bunu duyduğumda aklımdan şunlar geçmişti: “Bu adam çocukluğundan beri, neredeyse 60 yıldır bağlamayı (ve daha başka birçok enstrümanı) üstat seviyesinde çalıyor. 3-4 ay çalmadı diye yeteneği mi kaybolacak?” Gencebay’ın derdinin ne olduğunu, o programı izledikten birkaç ay sonra denk geldiğim bir röportaj sayesinde anladım. Dünyanın en iyi ve en hızlı gitaristlerinden biri olan Steve Vai, performansının zirvesinde olduğu dönemde bile her gün aksatmadan en az 2-3 saat pratik yaptığını, programdan biraz saptığında bunun performansına olumsuz yansıdığını söylüyordu.

Hangi türde olursa olsun yazmaya ara vermeyin. Yazmak oldukça meşakkatli bir iş olduğu için çoğu yazar istemeden de olsa yazma sürecini sekteye uğratır. Dur bir sigara içeyim, dur bir kahve doldurayım, dur iki dakika Twitter’a bakayım gibi bahanelerle kaçmaya çalışmanız normaldir, zira yapılan iş gerçekten ağırdır. Ancak bu kaçışı muhakkak kontrol altına almalı ve sürekli yazmalısınız.

Üslup/Özgünlük

Basitliği sağlamanın yolu elbette “Annem geldi”, “Başbakan konuştu”, “Telefonu açtım” gibi Cin Ali kitapları türünde cümleler kurmaktan geçmiyor. Fazlalıkların atılması, “şık durur” diye eklenmiş gösteriş amaçlı kelimelerin çıkarılmasını kast ediyorum. Ancak böylesi sade bir metin anlaşılırlık yönünden etkili olsa da “kuru” kalacaktır. Dolayısıyla yazar kendisini göstermeli, kendi dilini ve üslûbunu metne yedirmeli. Okuduğum bir düzyazıda yazarın “herkes gibi” yazmaya çalıştığını gördüğümde bir cümle bile ilerleyemiyorum. En fazla şöyle bir göz gezdirmekle yetiniyorum.

Bir üslup tutturmak elbette kolay değil. Fakat size küçük bir ipucu vereyim: Herkesin yoğunlukla kullandığı kelimelerden ve cümle kalıplarından uzak durun. Yazarın kendini öne çıkarması da metne özgünlük katan en önemli unsurlardan biri. Hemen hepimizin yaşam tarzıyla, dinlediği şarkılarla, izlediği filmlerle, gezdiği yerlerle başkalarından ayrılan özellikleri var. Bu özellikleri içeriğe yedirerek öne çıkarmak, başkalarının sıklıkla anlattığı konularla ilgili az bilinen anekdotlara yer vermek metne özgünlük katar. Aksi halde bir yerlerden eline kâğıt tutuşturulmuş gibi başka yüzlerce kimseyle aynı şeyleri yazan bir sekretere dönüşürsünüz.

Akıcılık

Bana okumayı sevdiren, kitaplarla ömür boyu sürecek derin dostluğumun temellerini atan yazar Stephen King’dir. ABD’li romancının inanılmaz hayal gücünü yazıya aktarmadaki becerisi kıskanılacak düzeydedir. Yazarın alametifarikası ise kurgu ve üslubundaki akıcılıktır. Herhangi bir King romanının son 100-150 sayfasına geldiğinizde okuma hızınızın normalin iki katına çıktığını fark eder, isteseniz de kitabı elinizden bırakamazsınız. Elime aldığım ilk kitap böylesi bir akıcılığa sahip olmasaydı okumaya devam eder miydim diye çok sormuşumdur kendime.

Üslubunuz dikkat çekici, cümleleriniz fazlalıklarından arınmış ve anlaşılır olsa dahi yazınız akıcı olmayabilir. Burada iki noktaya dikkat edilmesi gerekiyor. Birincisi, söylemek istediklerinizi daha yazıya başlamadan önce kafanızda derleyip toparlamanız. Ne yazık ki çoğu yazar adayı aklına güzel bir fikir gelir gelmez heyecanına kapılarak onu nasıl işleyeceğini, nelerle besleyeceğini hesap etmeden yazmaya başlıyor. Sonuçta ortaya dağınık, kendini okutmayı başaramayan bir metin çıkıyor. Fikir de doğal olarak o keşmekeşte heba oluyor. Doğaçlama (ya da bilinç akışı) edebiyatta çok güzel sonuçlar doğurabilir ama düzyazıda sistemli hareket etmeyi, kendinize bir yol çizip onun üzerinde yürümeyi alışkanlık haline getirmelisiniz.

İkinci önemli nokta, okurun zihninde “Ben bunu anladım” ışığı çaktırdıktan sonra fikri işlemeye devam etme tehlikesi. Harikulade bir giriş yaptığınız, güçlü cümlelerinizle okuru tavladığınız anlarda tekrara düşmeye başlar ya da okurun zekâsına güvenmeyip örneklerinizi çoğaltırsanız akıcılığa darbe vurursunuz. Hâlbuki bir okur, yazarın mesajını aldıktan sonra konunun daha fazla uzamasına tahammül etmez. Haddinden fazla örnek görmek beni “daha derinden ikna olmuş bir okur” yapmaz, “ilgisini kaybetmek üzere olan bir okur” yapar.

Akıcılık hususunda yazdıklarının okunmasını tavsiye edeceğim iki isim var. İlki, Refik Halid Karay. Yazı alanında oldukça üretken bir hayat yaşayan, hemen her türde eser veren Karay’ın gazete ve dergi yazıları sadelik, üslup ve akıcılık anlamında ders olarak okutulacak kadar iyiler. İkincisiyse Nihat Genç. Genç’in 90’larda Leman’da karınca kadar puntolarla basılan yazılarının uzunluğu gözümü korkuturdu. Ancak daha ilk kelimesiyle birlikte sizi içine alan bu yazılar su gibi akardı, bitirdiğinizde zamanın nasıl geçtiğini anlamazdınız. Bu Urfa’nın güvercinlerini anlatırken de böyle olurdu, birilerine ağız dolusu söverken de.

Bütünlük

Bir yazı, başlığı ve girişiyle neyi anlatmayı vaat ediyorsa onu anlatmalı. Bu temel kural da kimi yazarlar tarafından tıpkı diğerleri gibi sıklıkla görmezden geliniyor. Özellikle siyasi gündem üzerine yazanlarda rastlıyorum: Belli ki yazıya başladıktan sonra yazarın aklına farklı bir konu geliyor, bunun konuyla ilgili olduğunu düşünüyor (ya da içinden “Dur şunu da yazayım ki filan taraf beni linç etmesin” diye geçiriyor) ve yazının akıcılığına balta vurarak bir anda seyri değiştiriyor.

Bir yazar “O kadar kalem varken vatandaş neden benim yazdığımı okumalı” sorusunu kendine sık sık sormalı. Çünkü ben bir okur olarak bunu soruyorum. Modern Türk şiiri üzerine kaleme alınmış bir eleştiride “filanca şairin vukuatları” üzerine bir şeyler söylenmeye başlandığında ya okumayı bırakıyor ya da yazının devamına hızlıca göz atıp geçiyorum.

Konuyu çekici bulduğu için saydığım tüm bu olumsuzluklara katlanarak bir metni baştan sonra dikkatle okuyan sabırlı okuyucular da var elbette. Ne var ki bu tip okuyucu hem çok az, hem de ilgisini yazara değil fikre veriyor. İleride bir gün okuduğu mesele hakkında konuştuğunda “Filanca yazar şunları yazmıştı” demek yerine “Geçenlerde birisi bahsetmişti” diyor, yazarı hatırlamıyor.

Genç bir editör ve eski bir okur olarak yazı camiamızda gördüğüm eksikliklerin büyük kısmını bunlar oluşturuyor. İmlâ konusuna da değinmek isterdim ama Türkçenin genel kuralları hakkında çok sayıda kaynak var, “ben biliyorum” demeyin, açın okuyun. Çünkü “yazı” diye önümüze gelen kimi metinlerdeki çocukça hataların ne sıklıkta tekrarlandığını görseniz ağlarsınız.