İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Herkesin kültürel iktidarı kendine

“Kültürel iktidar”, son zamanlarda daha sık konuşulsa da aslında birkaç yıldır tartışılan bir kavram. Kültürel iktidar nedir, bu iktidarı kimler elinde tutar, nasıl el değiştirir, demokratik midir otoriter midir, siyasi iktidarla nasıl bir ilişkisi vardır gibi sorulara çok cevap arandı ancak tatmin edici sonuçlara ulaşılamadı. Çünkü bu sorular ya “Siz o koltukta çok oturdunuz, az inin biraz da biz oturalım” gibi ucuz bir tavırla ya da “Neden bizim yaptığımız işleri görmüyor, bizi yok sayıyorsunuz” diyen isyankâr bir sesle soruldu. Meseleye yalnızca “kültürün çeşitliliği” açısından yaklaşmak çok az kişinin aklına geldi, ancak onlar da muhtemel bir kavgadan uzak durmak için sessizliği tercih ettiler.

İktidar, esasında siyasal/toplumsal bir kavram ve kendine has özellikleri var. Bu anlamıyla kültürde bir iktidar kavramından söz edemeyiz. “Kültürel iktidar” denilerek bir sistemin işleyişi, çeşitli güçlerin birbirine etkisi ya da halkın doğrudan seçimi değil; kültürü oluşturan sınıfların “en büyüğünün” sözünün geçmesi, kültüre onun yön vermesi işaret ediliyor.

Peki, “kültürü oluşturan sınıflar” ne demek? Tıpkı iktidar kavramının kullanımı gibi, burada belirleyici olan sıfatlar da siyaset jargonundan alınma. Sağ, sol, İslamcı, muhafazakâr vs. gibi… Haliyle ikinci bir kargaşa da bu sınıflandırma üzerinden doğuyor. Çünkü neredeyse hiçbir şair “sol şiir” yahut “muhafazakâr şiir” yazdığını iddia etmiyor. Hiçbir hikâyeci “Ben Ülkücü edebiyat ekolündenim” demiyor. Aksine, sözüne değer verdiğimiz çoğu kültür insanı, bu sıfatları ancak kültürü üretenlerin -şayet isterlerse- taşıyabileceğini, bizatihi kültürün bir ideolojiyle birlikte anılamayacağını ifade ediyor.

Buradan hareketle, tartışmaların taraflarına bakarak, kültürün muhafazakâr, solcu, şucu bucu olamayacağının altını çizmek gerekiyor. Bir medeniyetin dini, sosyal, ideolojik tüm sınıflarının dâhil olmasıyla, az ya da çok rengini vermesiyle vücuda gelen bir yapıyı, onu oluşturan unsurların herhangi birine indirgemek yanlışın dik alası olur. Dolayısıyla, “kültürel iktidar” meselesi etrafında dönen tartışmaların tipik bir “sınıflar/klikler arası mücadele” olduğunu belirtmek gerekiyor.

Solun bu konuda “demir leblebi” olduğu tespiti yanlış değil. Edebiyattan kültür-sanata uzanan dergi çeşitliliğinde yıllardır değişmeyen kadrolar, Devlet Tiyatrosu söz konusu olduğunda bir anda dikkat kesilip dizi projeleri yüzünden oyunlarda oynamayı reddeden “duyarlı” oyuncular, uluslararası jürilere gönderilen işlerde “muhalif” sayılan isimlerden alınan tavsiye mektupları bu camianın kültür-sanat politikalarının abc’sini oluşturuyor. Kendini bir camia olarak tanımlayıp, “AK Parti döneminde çok zulüm çektik” şiarını dilden düşürmeyen bu kesim, gerçek manada “nereden” dışlandığını muhtemel ki kendisi de bilmiyor.

Gelelim asıl konuya: Muhafazakârlar, kültürel iktidarı (bu durumda “sol” kültür camiasını) neden eleştiriyorlar?

Dışarıdan görünen, eleştirinin iki ana damardan ilerlediği. Birinci damar, sol kültür camiasının tamamen kendi içine kapandığı tezinden hareket ediyor. Buna göre sol fikriyatın ilgi alanına girmeyen, onların “kırmızı çizgilerine” dokunan hiçbir şiire, şaire, romana, filme, şarkıcıya vs. yüz verilmiyor. Bu isimler kendini solda tanımlayan kültür yapılarının hiçbir organizasyonunda yer alamıyor, adları dahi anılmıyor.

Bu eleştirinin hiçbir yanlışı yok, durum gerçekten de tam olarak böyle. Ne var ki fotoğrafı tersine çevirdiğimizde de vaziyet değişmiyor. Bir şarkıcı, siyasal tercihinden dolayı bir belediyenin kültür dairesinden veto yiyebiliyor. Bir öykücü dindar olmadığını beyan ettiği için muhafazakâr camiadaki bir edebiyat dergisinden içeri sokulmayabiliyor. Ve ne yazık ki üretilenin değil de üretenin kimliğinin öncelendiği bu davranış, ideolojileri değilse bile zihniyetleri eşitliyor.

İkinci eleştiri ise, sol camianın kültüre destek sağlayan maddi araçlara (ki buna devlet kurumları da dâhil) yön verdiği için yukarıda saydığım gerekçelerden dolayı muhafazakârların “nakdi” imkânlardan uzak tutulduğu. Beş-on yıl öncesine kadar bu eleştiriye katılabilirdik. Ancak gerek belediyeler, gerek TRT, gerekse de Kültür Bakanlığı aracılığıyla çoktan “aşılmış” bir sorundan bahsediyoruz. “Bu sorunun aşılması, muhafazakâr kültür insanlarının maddi imkânlara kavuşması ne getirdi” derseniz, orada bir durmak gerekiyor. “Karşı tarafın” sahip olduğu araçlar “bu tarafa” da verildiğinde ortaya ne derece nitelikli kültür eserleri çıktı dersiniz? Açıkçası, pek bir şey göremedik. Hatta kimi zaman niteliksiz olsa dahi, karşılığında para alınmasına rağmen bir eser üretilmediğine şahit olduk.

Örnek vermek gerekirse, Kültür Bakanlığı birkaç yıldan beri “kitap yazım desteği” adı altında şair ve yazarlara maddi destek sağlıyor. Fakat bu imkânın kurgulanışı baştan aşağı eleştirilere maruz kaldı. Zira bu destek için başvuranların nasıl bir değerlendirme sürecinden geçtiği ve kimin neye göre desteklendiği tam bir muamma. Bir tür “örtülü ödenek” mantığının hâkim olduğu bu sistemde hangi yazarlara ne miktarda yardım yapıldığı, bu yardımı alan yazanların söz verdikleri gibi kitaplarını yazıp yazmadıkları, yazdılarsa bile niteliğinin ne olduğu bilinmiyor. Süreç, tam da eleştirildiği üzere hiç şeffaf değil.

TRT’de de durum parlak sayılmaz. Sahip olduğu çeşitli kanallarda onlarca farklı türde projeye yer veren TRT ekranlarını hangi muhafazakâr kültür insanı dört dörtlük projeleriyle şenlendirdi diye düşündüğümüzde akla gelenler bir elin parmaklarını geçmiyor. Kimi projelerin uluslararası işlerle boy ölçüşemekten uzak olması, yüksek bütçe ayrılan bazı projelerin iki-üç bölüm sonra ivmesini kaybetmesi, senaryolardaki boşluklar ve çekim aşamasındaki eksikler bu işlerin eleştirilmesinin başta gelen nedenleri arasında. Bir diğer eleştiri de “Parayı alalım da ne iş versek gider” mantığının kültür üretme iddiasında olanlara sirayet etmesi.

Kültür Bakanlığı, sıklıkla tarihsel perspektifi yansıtan işlerin yapılması gerektiğine işaret ediyor. Piyasada bu anlamda bir “bereket” olduğu muhakkak. Fakat ortaya çıkan ürünler genellikle Batı’daki benzerlerinin “çakmaları” oldu ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da tam olarak bu görüşte:

“Kendimizi bir cam fanusun içine hapsedemeyiz. Tarihin bir noktasında dondurup bırakamayız. Karşılıklı etkileşim mutlaka olacaktır. Diğer alanlarla birlikte kültür sanatta da sadece kopya çektik, taklit ettik. Onları da kötü bir şekilde yaptık. Kendimize ait olanları geliştirmek şöyle dursun, mevcuda dahi sahip çıkamadık. Bu sürecin sonunda ise ne özü, ne şekli itibariyle dünyaya söyleyecek sözü olmayan bir ülke, toplum haline dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Bu demek değildir ki hiçbir şey yapılmamıştır. Elbette çok takdire şayan kültür sanat eserleri ortaya konmuş, ancak bunlar sınırlı bir alanda kalmış, kendi toplumumuza dahi ulaşmakta zorlanmıştır.”

Erdoğan’ın da işaret ettiği gibi, iyi işler yok değil. Ancak bunları bir kültürel birikim haline gelmekten alıkoyan, devletin ivmesiyle yapılıyor oluşları. Bu haliyle, kültürel bir üretici zümrenin hâlâ oluşmadığı eleştirisi baki.

Kültürel iktidarı yıkma parolasıyla yola çıkanların son beş yılına baktığımızda, bırakın dünya çapında olmayı, Türkiye standartları için bile “iyi” sayılabilecek bir roman, bir dizi, bir sinema filmi sayarken zorlanıyor; birkaç isimden sonra başımızı öne eğiyoruz. Dönüp dolaşıp vardığımız nokta Mehmet Akif’le, Necip Fazıl’la, Nuri Pakdil’le, Karakoç’la, Mustafa Kutlu’yla övünmek, bu isimlerin mirasını eşeleyip durmak oluyor. Duvara yeni bir tuğla eklenemiyor.

Sonuç olarak, asıl sorgulanması gerekenin “kültürel iktidar” değil, “kültürel kısırlık” olduğunu itiraf etmek; ardından bu kısırlığa neyin sebep olduğunu araştırmak kaçınılmaz ve ertelenemez bir ihtiyaç haline geldi. Birçok üniversitenin, belediyenin, resmi ve özel kuruluşun kültürel köklerimize, geleneğimize dair sayısız sempozyum, panel, atölye düzenlediği bir ortamda, bu ilginin neden sözde kaldığı, neden verimli bir üretime dönüşmediği üzerine kafa patlatmak gerekiyor.

Kültür alanında asıl sorun, kliklerin birbirine adaletli davranmamasından, kapalı cemaatler olmasından ya da maddi imkânların yetersizliğinden çok daha büyük aslında. Küresel çapta bir fenomene dönüşen kültür endüstrisi, medeniyetimize ait tüm kültür öğelerini yıllardan beri soluklaştırıyor. Bundan solcular da, İslamcılar da, Ülkücüler de aynı oranda nasipleniyor. Hal böyleyken, Diriliş Ertuğrul dizisinin haklı başarısını aşırı derecede abartıp “Koptuk geliyoruz!” diye coşmak, Okan Bayülgen gibi narsist medya figürlerini ciddiye alıp reddiye üzerine reddiye düzmek, kendini “öteki tarafından ötekileştirilmiş” bir mağduriyet öznesi olarak konumlamak son derece anlamsız kaçıyor.