İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Gör beni ey okur!

Kalemiyle var olan, ekmeğini yazıdan çıkaran her edebiyat ehlinin en büyük hayallerinden biridir bir gün kendi dergisini çıkarmak. Tam da bu yüzden oldukça bereketli bir dergicilik dünyamız var. Yöresel yemeklerden çocuk edebiyatına, sosyolojiden fotoğrafçılığa, şiirden tarihe onlarca farklı alanda yüzlerce dergi çıkıyor Türkiye’de. Kimisi imkânsızlıklara ancak birkaç sayı dayanıyor, kimisi malzemesini tüketince kendiliğinden sahneden iniyor ama birçoğu uzun zaman bu hareketli dünyaya rengini, duygusunu, enerjisini katıyor.

Gündelik yaşamın giderek dijitalleşmesine inat canlılığı ve çeşitliliği büyüyen dergicilik dünyasının bir bölümünde ise tuhaf bir “aynılaşma” var. Özellikle kültür-edebiyat dergiciliğinde görünen bu durumu şöyle tarif edeyim: Dört tane dergimiz ve bu dergileri çıkaran dört tanınmış edebiyatçımız olsun. Birbirinden farklı karakterdeki bu dört edebiyatçıya Mehmet, Selim, Hasan ve Zeynep diyelim. Normalde bu dört derginin bir rekabet içinde olmasını, hatta yeri geldiğinde sert tartışmalara girmesini beklersiniz değil mi? O iş öyle olmuyor işte. Aksine, bu dört isim sanki aynı odada uzun süre tiner solumuş gibi yapay bir neşeyle sürekli birbirine iltifat ediyor. Sonra dergiler piyasaya çıkınca bir bakıyoruz Mehmet’in dergisinde Selim-Hasan-Zeynep, Selim’in dergisinde Mehmet-Hasan-Zeynep, Hasan’ın dergisinde Mehmet-Selim-Zeynep, Zeynep’in dergisinde de Mehmet-Selim-Hasan yazıyor!

Şu anlaşılabilir: Henüz genç bir yazarsınızdır, yeteneğiniz vardır ama bilinirliğiniz azdır. Yazma hevesinin de etkisiyle bu dört dergide birden görünmek isteyebilirsiniz. Peki kitapları yayımlanmış, camiada tanınan, edebiyat dünyasında iyi-kötü karşılığı olan, üniversitelere davet edilen ve hepsinden önemlisi kendine ait bir dergisi bulunan bir ismin, normalde rekabet etmesi gereken aynı türde bir başka dergide düzenli yazmak için yanıp tutuşmasına ne demeli?

Bir gazete bayiine gidin ve popüler olsun olmasın beş farklı kültür-edebiyat dergisi alın, sonra da bu dergileri çıkaran kadroya, yazarlarına bakın. Kocaman bir kesişim kümesi göreceksiniz. Daha iyi işler çıkarmak için rekabet etmelerini umduğunuz onca ismin pikniğe götürülen ilkokul çocukları misali el ele tutuşarak sevgi dolu bir geleceğe yürümeleri belki de gözlerinizi yaşartacak!

İşin aslı başka tabii, kimse kimseyi sevdiği için yapmıyor bunu. Ortada doymak bilmez bir “görünme arzusu” var ve yazar/edebiyatçı fütursuzca bu arzusunu giderecek vitrinlerde yer almak istiyor. Bunun kendisini büyütmek şöyle dursun sıradanlaştırdığını, acemileştirdiğini fark etmiyor bile. “Bu vitrinde benim yerime bir başkası yer alacağına, Allah muhafaza bu sayede biraz popülerlik kazanacağına ölürüm daha iyi” düşüncesi zihnini zehirliyor. Öylelerini tanıyorum ki Twitter’da tek tek kim yazısını beğenmiş kim paylaşmış çetelesini tutuyor; kimlerin övgüsü kendisine ya da dergisine daha fazla tık getiriyorsa onunla çabucak ilişki kuruyor, hatta o kişiye dergisinde yer açıyor. İnanmıyorsanız alın karıştırın tüm o popüler dergileri, bir A4 sayfasını dolduracak kadar yazma yeteneğinden yoksun isimlere sırf sosyal medya popülerliğinden dolayı “edebiyat” yaptırılıyor. Hepsi kendi meşrebine göre bir rakı, çay, dostluk, irfan, gelenek, futbol, Neşet Ertaş, Yıldız Tilbe ve “İstanbul mahvoldu” yazısı yazıyor. Daha doğrusu, ancak editörünün üstün gayretleriyle yazıya benzetilebilen “deneme denemeleri” dolduruyor sayfaları.

Şunu ıskalıyorlar: Yeterince güçlüyse tek bir yazar bile bir dergiyi sattırır. 90’lar boyunca sırf Nihat Genç’in o fişek gibi yazılarını, deli dolu memleket hikâyelerini okumak için Leman alırdım; minicik puntolarla ıkış tıkış edilmiş o son iki sayfa için. Başka hiçbir yerde yazmazdı, görünmezdi. Nihat Genç demek “Leman’ın yazarı” demekti ve sırf onun sayesinde dergi binlerce, belki bazen on binlerce fazla satardı. Yakın tarihe kadar hemen hemen tüm yazarlar için geçerliydi bu; yazarı derginin, dergisi yazarının bir nevi kimliğiydi. Şimdinin “büyük” yazarları kendi cephesini inşa edip orada bir dünya kurmak yerine tüm cepheleri tünellerle birbirine bağlıyor; “komutan” olacağım derken “onbaşı” rütbesine çekiliyor. Bunu da “insan biriktirmek” ya da “vefalı olmak” veya “birlikte direnmek” gibi saçma sapan nedenlere bağlıyorlar.

Bunu diyecek kişi ben değilim belki ama birilerinin söylemesi gerekiyor: Dünyanın belki de en bireysel, en “yalnız” işi olan yazarlığı bu kadar kolektif, bu kadar örgütlü hale büründürmekle kazanılacak hiçbir başarı yoktur. Bu, kalemi köreltmekten ve belki bir gün bütün dünyanın konuşacağı yetenekleri daha doğmadan öldürmekten, onları çay getirip götüren bir “edebiyat hademesine” dönüştürmekten başka işe yaramaz. Benden söylemesi.