Reftar

Gerçek Hayat Nasıl Hazırlanıyor

Uzun yıllardan beri dergi okurum. Gezi, mizah, sinema, akademik, düşünce, gençlik, aktüel gibi farklı türlerde onlarca dergiyi uzun süre takip ettim. Bu süreç içinde en çok merak ettiğim şeylerden biri de dergilerin nasıl hazırlandığıydı. Okuduğum dergilerin kimi yazarları, editörleri ya da çizerleri çalışma ortamlarına dair birkaç şey karalayınca mutlu olurdum. Onların gündelik yaşamına, ofis ortamlarına dâhil olduğumu hissederdim.

İşte bu sebepten, belki merak edenler vardır diye yazarı ve editörlerinden biri olduğum Gerçek Hayat’ı nasıl çıkardığımıza dair birkaç şey karalamak istedim.

Evvela şunu söyleyeyim, haftalık dergi çıkarmak kolay değil. Günlük gazetenin günceli yakalama hızına, aylık derginin de bir dosyayı derinlemesine çalışmaya fırsat tanıyan esnekliğine sahip değiliz. Kapağınız, dergi çıktığı gün eskimiş, yazılarınız da (sosyal medya etkisiyle) “bin defa konuşulmuş şeylerin tekrarı” durumuna düşebilir. Haliyle zihni işleyişiniz de buna göre şekillenmeli. Güncel olandan kopmayıp, gündemin yoğunluğunun görmeye fırsat bırakmadığı detayları, üzerinde fazla durulmayan noktaları yakalamanız gerekiyor. Tabii okuru bu detaylardan uzun uzadıya bahsedip sıkmamak, kısacası “dinamik” olmak da şart.

Haftalık mesaimiz cumartesi başlayıp cuma sona eriyor. Cumartesi toplantı günü. Tüm editörler, stajyerler ve müsait durumdaki yayın kurulu ekibi, bir sonraki sayı için nelerin çalışılabileceğine dair konuları toparlayıp toplantı odasına giriyor. Eski devirlerde, zengin bir paşaya mal satmak isteyen tüccarlar gibi, genel yayın yönetmeninin (İbrahim Karagül) karşısına geçip onu “tavlamaya” çalışıyoruz. Ama bu hiç de kolay bir iş değil. Kimi zaman, “bunu kesin çok tutar” dediğiniz bir dosya teklifini sadece bir el hareketiyle, bir yüz ekşitmesiyle yok sayıyor; kimi zamansa “bundan bir şey çıkmaz” dediğiniz konuyu deşip oradan bir hikâye/haber çıkarıyor.

Konular üzerinde etraflıca tartıştıktan ve nelerin yapılacağına dair uzlaşmaya vardıktan sonra, kimin neyi yapacağına karar veriyoruz. Yayın Koordinatörümüz Emeti Saruhan, genellikle en çok yükü yüklenen isim oluyor. Hayatımda gördüğüm en iş bitirici ve sorunsuz editörlerden biri olan Emeti, Almanların yaptığı herhangi bir makine gibi tıkır tıkır işliyor. Ayça Örer, kendisini bir türlü Diyarbakır’a göndermeyişimize, orada yaşananları yerinde takip edemeyişine hayıflanmayı yeni bıraktı (Usta fotoğrafçımız Sedat Özkömeç’i peşine takıp “tatliş” dosyalar yapmaya devam ediyor tabii). Sevda Dursun, kendi İstanbul’da aklı Ankara’da bir editör. Çoğu zaman gündemden bunalan biri olarak Sevda’nın siyaset merkezli dosyaları kucaklayıp götürmesinden şikâyetçi olduğum söylenemez. Yayın kurulunda yer almasına rağmen bazı haftalar neredeyse bir editör gibi çalışan Ersin Çelik’in gözlerine düşen “nerden düştüm bu işin içine” gölgesini yakalamayı seviyorum. O da tıpkı Emeti gibi, nasıl olduğunu anlamadığım bir tempo ve verimlilikte çalışıyor. Zaman zaman bir ikizi olduğundan, bazı işleri ona devredip mescitte kestirdiğinden şüphelenmiyor değilim. İsmail Halis, Ridley Scott’ın meşhur filmi Blade Runner’daki kimin insan kimin android olduğunu anlayan sorgucuları anımsatıyor bana; fazla konuşmuyor ama siz konuşurken beyninizin içini inceliyormuş gibi bakıyor (muhtemelen inceliyor da). İdris Saruhan, Barselona teknik direktörü gibi, işleyen düzene fazla müdahale etmiyor; sadece gazetecilik refleksiyle gerek gördüğünde uyarı ve yönlendirmelerde bulunuyor. (Aramıza yeni katılan Süleyman Şahin’le henüz yayın toplantısı yapamadık ama bu vesileyle ona da bir hoşgeldin diyelim.)

Bana gelince… Hayatımın hikâyesi, gönlü hep kültür-sanat ve edebiyatta, aklıysa memlekette biri olarak “bir öyle bir böyle” takılıyorum. Siyaset yazmak kimi zaman sıkıcı geliyor, kimi zaman eğlenceli, kimi zamansa ateşli. Edebiyata girince de zor zamanlarda söz söylemekten kaçıyormuş hissine kapılabiliyor, ikisiyle de “seviyeli bir ilişki” sürdürmeye çalışıyorum. Ne yardan ne serden geçiyorum kısacası (Sonunda bu ikisini birleştirip Kemal Tahir tarzı romanlar yazmaya başlasam hiç fena olmayacak).

Yayın toplantısının ardından, cumaya kadar belirli bir ritüelimiz yok. Herkes işini yapıyor, dışarıdan gelen işleri düzenliyor, organize ediyor, söyleşiye gidiyor. Büyük gün cuma, dergiyi o gün bağlıyoruz. Ama bir şey var ki hiç şaşmıyor: İster işlerimizin büyük kısmını önceden bitirmiş olalım, ister hepsi son güne kalsın, dergi hep gece yarısından sonra bitiyor. Senelerdir bu işin içinde olan (ve bir dönem yine Gerçek Hayat’ta çalışan) baba grafikerimiz Numan İlhan bile akıl sır erdiremiyor bu duruma. “Vardır bir hikmeti” deyip geçiyoruz.

Cuma akşamı, İbrahim Karagül bütün sayfaları okuyup diğer işlerini bitirdikten sonra final, yani kapak için Numan Abi’nin yanına geçiyor. Tabi ekip olarak biz de. “Şunu şuraya mı koysak, şunun rengini bir ton açsak mı” gibisinden bir grafikeri gıcık edecek ne varsa dökülüyoruz. Sonunda kapak bitiyor, sayfalar tek tek kontrol edilerek PDF’ye dönüştürülüyor ve matbaaya gönderiliyor. Biz de yorgun, uykusu bastırmış ama bir sayıyı daha layığıyla bitirmiş olmanın huzuruyla evlerimizin yolunu tutuyoruz.

(Bu yazım, Gerçek Hayat’ın 800. sayısında yayınlanmıştır.)
1980'de Trabzon'da doğdu. Üsküdar'da yaşıyor. Yazarlık ve editörlük yapıyor. Ayrıca -artık bu mesleği icra etmese de- bir mobilya ustası. Evli. Esma Rahel adında feci derecede tatlı bir kızı var. Trabzonsporlu. Dünyayı ancak başak burçlarından oluşan bir komisyonun kurtarabileceğine inanıyor. İyi çocuktur. Çocuktur.

1 Yorum

  1. Ahmet

    20 Ekim 2016 - 15:48

    Ya sitenizde bir takip etme bölümü rss veya abone ol alanı olaydı iyiydi :)

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.