İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Türkiye Belgeseli: Master Chef

Birbirine bağıran iki rakip takım. Kendi takımına bağıran şefler, kendi şeflerine bağıran takım üyeleri. Ekip içi bağrışmalar. Hem takımlara hem de onların şeflerine bağıran üç kişilik jüri. Ağlayan takım üyeleri, deliren şefler ve çıldıran jüri.

Tek amacın yemek yapmak olduğu bu bağırış ve çıldırış konçertosunun adı “Master Chef Türkiye”. Televizyonda ilk kez denk geldiğimde, ileri derecede akıl hastalığı bulunan bir grup insanı kışkırtarak dövüştürüyorlar sandım. Öyle değilmiş. Jüridekiler alanlarında ünlü şeflermiş. Yarışmacılar da gayet işi gücü olan, eğitimli, kimi dünyayı gezmiş kimi dil bilen, kimi halkın içinden kimi ucundan burjuva insanlarmış.

Bilindik reyting oyunlarının taze örneği olan bu yarışmaya bir daha bakmadım. Fakat sosyal medyayla haşır neşir olan herkesin önüne düştüğü gibi benim de önüme yarışmadan kesitler düşüyordu. En son, adına bakmaya bile zahmet etmek istemediğim kel şefin delirme anlarını gördüm. Delirmeyi mecaz olarak kullanmıyorum, adam gerçekten delirdi. “Muhafızlarım nerde! Ben kralım!” diye bağırıp durduktan sonra stüdyodan attılar. Yarışmanın tamamı koskoca bir mizansen olsa da kel şefin telinin kopuşu sanırım gerçekti.

Bu yaşananlar, yalnızca “televizyon dünyasının reyting uğruna vahşileştiği” teziyle açıklanamaz. Çünkü işler buraya bir anda gelmedi. Kaldı ki özel televizyonların doğuşuna tanıklık eden bir nesil olarak, canlı yayında seyircinin pantolonunu indiren Mehmet Ali Erbilleri, mikrofonu ağzına çok yaklaştıran kadına “Onu kocanınki mi sandın kız” diyen Huysuz Virjinleri, Alevilerle ilgili kan dondurucu fıkra anlatan Güner Ümitleri de gördük. Ama bu kadardılar. Belki birkaç isim daha. Bu isimlerin bazıları kendilerini halka kabul ettirdiği, esasında yalnızca bir “eğlence işi” yaptıklarını sezdirdiği ve gündelik hayatlarında gayet ağırbaşlı olduğu için ortada bir kriz yoktu.

İpin ucu 2000’lerde kaçtı. İnternetin “sıradan insanı bile” meşhur edebileceğini keşfeden yığınlar, bir an evvel görünür olmak için amansız bir yarışa girdi. “Troll” diye anılan türün ilk örneklerini sözlüklerde (en çok da Ekşi Sözlük’te) gördük. Öyle Tanpınar başlığına eleştiri yazmakla, Metin Erksan filmlerini yorumlamakla ya da Türkiye’nin endemik bitkileri başlığında okurları bilgilendirmekle şöhrete kavuşamayacağını anlayanlar pratik bir yol buldu: Geniş kitleler tarafından sevilen, mübarek sayılan, takip edilen kişilere, inançlara, ideolojilere olabilecek en sert biçimde -ve çoğunlukla ahlaksızca- saldırmak; ironi parantezine alarak, hafifseyerek, üstten bakarak, ağız eğerek konuşmak.

Bu yol çok tuttu ve çığ gibi büyüdü. Hz. Peygamber (sav)’den Deniz Gezmiş’e, Atatürk’ten Necip Fazıl’a, Nazım Hikmet’ten Yavuz Sultan Selim’e uzanan bir çeşitlilikte akıl almaz rezillikler sergilendi. Halen yaşayan oyuncu, şarkıcı, siyasetçi, akademisyen ve gazeteciler de bu furyadan nasiplendi. Hep “daha dibe” ulaşma arzusu dur durak bilmedi. Böylece İnci Sözlük doğdu. Öyle edebiyatmış, sinemaymış uğraşmayan; sadece insanlara daha rahat, geniş geniş küfredebilecekleri, hatta küfretmeyi kendi aralarında bir samimiyet göstergesi olarak kullandıkları, “piç”in bir övgü sıfatına dönüştüğü, televizyon ve radyoların canlı yayınlarını sabote ettikleri bir platform kurdular. Film de burada koptu. Çünkü bütün inekler siyah ve beyazken fark edilemezdin, reklamcıların meşhur tabiriyle “mor inek” olman gerekiyordu.

Al sana bir sorun daha. Sürüden ayrılıp mor inekliğe koşan sayısız isim Twitter’ı, Instagram’ı, YouTube’u keşfetti; daha rezil espriler, daha ağır küfürler, daha mahrem ifşalar havada uçuşmaya başladı. Ama bu kez sadece rakiplerini değil, kendilerini de sürekli aşmak zorundaydılar. Çünkü tekrara düştüğün ölçüde reyting azalıyordu. “Cicişler” denen kızları hatırlayın; seksi iç çamaşırlarıyla verilen pozlarla, lüks arabalarda çektikleri videolarla girdikleri yolun sonunda, anadan doğma çıplak biçimde “Hacıııı, yanıyorum bul beni Hacıııı” (Hacı Sabancı’yı kast ediyor) diye diye delirdiler. Ömer Turan’ı hatırlayın; FETÖ’nün içyüzünü anlatma iddiasıyla başladığı sosyal medya macerası, Blade Runner filminde replicant peşine düşen ajanlar gibi insanların gözüne bakarak Erdoğan düşmanı olup olmadıklarını ilan etmeye kadar vardı.

Tüm bu süreç, sadece sanal mecralarda olup biten bir curcunadan mı ibaret? Değil. Basına bakın, siyasete bakın, akademiye bakın. 90’lardan “kışkırtıcı, sert, provokatif” diyebileceğiniz kaç gazeteci yazabilirsiniz? Bir tarafta Emin Çölaşan öbür tarafta Hasan Karakaya ve belki birkaç isim daha. Bugün bir liste yapayım derseniz buradan köye yol olur. Herhangi bir yeteneği, öngörüsü, ilmi olmayan; memleket gerçeklerinden habersiz ve tam anlamıyla vicdansız bir güruh, siyasetin radarına girip “dikkate alınan adam” olmak için feda edilmedik omurga bırakmadı. Fetullah’ı övmek modaydı övdüler, Kürtleri hem sevdiler hem sövdüler, milliyetçiliği hem yerin dibine soktular hem yücelttiler, Rusya’ya bir düşman oldular bir âşık, Gezi’de zar attılar kimi kazandı kimi kaybetti. İktidarın gölgesinde “yücelmek” için ne kadar aşağı inmeleri gerekiyorsa o kadar aşağı indiler, yine de dibi göremediler. O sırada durdukları yerin karşısında kim varsa vahşice saldırdılar, daha sonra “karşıya” koşarak geçtiler. Akademi deseniz ayrı bir âlem. Başlığı biraz ilginç bir tez yazan birçok isim, Twitter’da aldığı gazla “bu işin piri, şahı, üstadı benim” havasına girdi. Kimliğini gizleyip troll hesap açanlardan “merak ettiğim için kendi dışkımı yedim” diyenlere kadar tonla paçozluğa şahit olduk. Televizyon dünyası, politika… Örnekler saymakla bitmez.

Gelelim asıl soruya: Nasıl oluyor da bunca rezillik bir yerde son bulacağına ya da gerileyeceğine giderek artıyor, büyüyor, derinleşiyor? Karşılık buluyor da ondan. Bu yola girip de kitabı basılmayan, televizyona çıkmayan, bir gazetede köşe kapmayan, kanalına/sayfasına reklam almayan kaç kişi kaldı ki? “Bir üst lige” çıktıktan sonra daha çok bağırmayan, daha tepeden bakmayan, kontrollü ilerlerken kontrolsüz delirmeyen birini tanıyor musunuz? Tanıyorsanız öpün başınıza koyun, çünkü geriden binlerce deli daha geliyor. Beş yıl kullandığı tuvalet fırçasını çekilişle bir takipçisine hediye edeceğini söyleyen Instagram fenomeninden, âleme rezil etmek pahasına dedesini, ninesini Tiktok’ta soytarı gibi oynatanına kadar uçsuz bucaksız bir manyaklar denizindeyiz artık. Ve tabii ki bu düzenin atlama tahtası, “Aman ya, izleyip kafamı dağıtıyorum sadece” diyen bizleriz.

Master Chef Türkiye’nin herhangi bir bölümünü bu gözle izleyin. Reyting kovalayan ucuz bir televizyon programı değil, içinde bulunduğumuz hâli mükemmel biçimde yansıtan bir belgesel göreceksiniz.