İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Adalet Bakanının adını unutmak

1980 doğumluyum, 1982’den beri İstanbul’da yaşıyorum. Siyasetle ilgili en eski hatıram Fahri Korutürk’ün ölümü. Ümraniye İnkılap Mahallesindeki gecekondudan bozma ilkokulumuzun önündeki bayrak yarıya indirilmişti; nedenini sorduğumda eski Cumhurbaşkanının öldüğünü söylemişlerdi.

O tarihten sonra istesem de istemesem de siyaset hep hayatımın merkezinde oldu. Özal yılları, koalisyonlar, terörün yükselişi, Refah Partisi devrimi, ölümcül ekonomik krizler, 28 Şubat, Irak’ın ikinci işgali, sayısız faili meçhul cinayet, AK Parti’nin kuruluşu, Ergenekon Davası, Çözüm Süreci, Suriye Savaşı, 15 Temmuz… Sadece ana başlıkları yazmanın bile ciddi mesai gerektirtiği baş döndürücü bir gündemimiz oldu hep. Bu fırtınanın içinde ben de kâh oraya kâh buraya vurup durdum, bir ona bir öbürüne isyan ettim, bazı yanlışlarım doğrularıma bazı doğrularım yanlışlarıma dönüştü, çıkmaz denen gollerin çıktığını atılmaz denilenlerin atıldığını gördüm, bir rüzgârın her şeyi değiştirebileceğini öğrendim.

Şimdi, bugünkü halimle geriye baktığımda şunu soruyorum kendime: O kadar şey gördün, yaşadın; faturanı ödeyemediğin, cebinde sigara parası bile olmadığı, her tarafta bombaların patladığı, kız kardeşinin başörtüsü yüzünden üniversite kapısından döndürüldüğü günlerden geçtin, tüm bu karanlığın içinde tek bir şey için “hepsine razıyım ama şuna değil” desen bu ne olurdu? Cevabı düşünmeme bile gerek yok: Adalet.

Aç durabilirim, bombayla mermiyle baş edebilirim, trafikte saatlerce beklesem ölmem, devletin kötü eğitimine karşı kendimi geliştirebilirim; tümünün çözümü devletin vatandaşına borcu olsa dahi sabredebilirim. Ama kendi adaletimi kendim sağlayamam, sağlamamalıyım. Eğer devlet demek nizam demekse gerekirse diğer tüm görevlerini askıya alıp yalnız bunu inşa etmek zorunda. Çünkü dünya üzerinde uğradığı haksızlığa karşı yalnız ve çaresiz bırakılmış bir insandan daha öfkeli, daha mutsuz hiç kimse yoktur.

Ne acı ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için bu yalnızlık ve çaresizlik günden güne olağanlaşıyor. Hak, hukuk, adalet, mahkeme, hâkim, savcı sözcükleri kulağımızı tırmalıyor artık. Devletin vatandaşının hakkını koruyacağına dair inanç can çekişiyor, insanlar adalet için Haluk Levent’e yalvarır oldu. Twitter, Ruling tacizcileri ifşa etse de yaşadığım korku bir nebze azalsa diye dua eden genç kızlarla dolu. Müge Anlı’nın cinayet çözmesi için adaklar adıyoruz. Suça dair görüntü kayıtları sosyal medyada yayılsa da oluşan kamuoyu baskısı hâkimlere doğru kararları aldırtsın diye tırnaklarımızı kemiriyoruz. Memleketin her mahallesinden bir illallah yükseliyor ki gökte birleşip kimin kafasında patlayacak belli değil.

Hangi birini sayayım; gözümüz dolmadan, canımız yanmadan hangisini hatırlayalım? Rabia Naz Vatan hakkında aylarca konuştuk, aylarca. Küçük kızın bir cinayete kurban gittiğine dair onca delil vardı, peşine düşenlere destek olduk. Ama bu ülkenin Adalet Bakanı çıkıp tek kelime konuşmadı. Kafamız öfkeden patlayacak duruma geldiğinde çocuk bile oyalayamayacak kadar acemice bir-iki yazılı açıklama yapıldı sadece. Çorlu’daki katliam gibi tren kazasında oğlu Oğuz Arda’yı kaybeden anne Mısra Sel Öz haftalar boyunca devletin bir yetkilisi kendisiyle konuşsun diye harap etti kendini, karşılığında tek aldığı makam sahiplerinin sosyal medya engellemeleri oldu. Duruşma ve eylemlerde uğradıkları polis şiddeti de cabası. Şule Çet cinayeti kalbimizi çat diye ikiye yardı ama bırak faillerin cezalandırılmasını yargılanmaları için bile uzun süre bağırmak zorunda kaldı insanlar.

Daha sayayım mı? Rize’de bir genç kızı neredeyse öldürecek olan psikopatın görüntü kaydına rağmen serbest bırakılmasını mı yazayım, üvey torununa tecavüz eden dedenin adli tıp raporuna rağmen tutuksuz yargılanmasını mı? Yok yok, en iyisi öz oğlunu öldürüp itirafına ve delillere binaen müebbet hapis cezası alan katil babanın cezaevinden mucizevi biçimde tahliye edilmesini ve diğer çocuklarını görmesini konuşalım. Ya da trafikte içinde hamile bir kadın olan araca saldıran magandaların karakol kapısında komiser tarafından el pençe karşılanmasından bahsedelim. Sokak hayvanlarını vahşice katledenlerin ertesi gün aynı şeyi bir daha yapabileceğini bilmenin güveniyle kameralara sırıtışından söz açalım. Seç beğen al, ülke kocaman bir adaletsizlik panayırına döndü nasılsa, hepimize yetecek kadar malzeme var.

Siyasi davalara, KHK eliyle hayatı karartılan suçsuz günahsız insanlara hiç girmiyorum. Haksız gerekçelerle işten atılanların bazen yıllar süren mücadelelerine de girmiyorum, yazdım farz edin, eksikleri siz tamamlayın. Çünkü bir tek siz varsınız, ben varım, o var, biz varız, Haluk Levent var, Twitter var. Adalet Bakanından başka, kamuoyunu tatmin edecek söylem ve eylemlerden başka, acilen çıkarılması gereken kanunlardan başka her şey var.

Sahi, Adalet Bakanı demişken, kendisinin adını kaç kişi hatırlıyor?